Çin Guilin'de Miao Halkı kıyafetleriyle

13 Kasım 2011 Pazar

Berlin

Almanlar çok kitap okuyan bir millet. Ülkede her sene 70bin yeni kitap basılıyor. Bir yılda basılan kitap sayısı açısından ABD’nin arkasında ikinci sırada geliyor Almanlar.

Mevsim yılbaşına yakınlaştığı için meydanlarda hediyelik eşya standları kurulmuş. Tabii bol bol da sosis ve bira satıyorlar. İlk heves alıyorum koca bir sosis ve bir bardak bira. Ama her gün her gün sosis görmekten bir süre sonra gına geliyor. Sabahın köründe bile metrolarda bira içiyorlar bu Almanlar. Ama Rusya’daki gibi sarhoşları görmüyorum. Edebiyle içiyorlar demek. Almanlar dünya alkol tüketiminde en baş sıralarda geliyormuş.

New Orleans’ın Mardi Gras’ı, Venedik’in Karnaval’ı, Güney Almanya’nınsa Fasching’i var. Fasching kelimesi Fastnacht’dan yani oruca başlangıç gecesi kelimesinden türemiş. Çoğu bayram gibi Fasching’de pagan gelenekleriyle Hristiyan elementlerin bir karışımı olarak ortaya çıkmış. Kökeni kışı kovmak için yapılan ritüellere dayanıyor. Ayrıca eskiden alt tabaka maskeler ve kıyafetlerler bu bayramı aristokrasi ve din adamlarıyla dalga geçmek için kullanırmış. Bayram olduğu içinse ceza almazlarmış. Bugünse bu kıyafetler pop kültürün bir parçası olmuş

Ash Wednesday’den bir gece önce gençler yolları bir iple kapıyormuş ve gelip geçenden garip bir miktarda para istyormuş 3 euro 32 cent gibi.

Almanlar Avrupa’nın en gezgin halkı. Tatile yılda 35 milyon euro harcıyorlar.

Kredi kartı geçmiyor her yerde. Yaptığım 230 euro’luk alışverişe bile kart kabul etmiyorlar. E-card kabul ediyorlar bir tek. Naylon torba yerine kumaş torba kullanıyor çevreye saygılı Almanlar.

Voltaire’in Candide operasına gidiyorum, müzikler güzel ama opera binasi beş para etmez. Adamlar, "you can't kill me, I am too sick to die" cümlesinde yerlere yatıyorlar gülmekden.

Metrolarda Pegasus reklamları var. Ayrıca ‘Türkçe’ ‘Bir Almanyayız’ sloganları yazılı. Başıörtülü bir Türk doktor ve Alman bir hemşire bir hastayı beraber muayene ediyorlar.

Almanların cimriliği meşhur. Havaalanında ve lokanta da bile WC paralı.

Elma suyuyla maden suyunu karıştırıp içiyorlar. Yemekler berbat. Servis daha kötü. Sandwich ve su alıyorum, kadın kasanın tuşlarına basarken kredi kartıyla ödeyebilir miyim diyorum, kadın bir dakika bir dakika diyor sinirlenerek. Bu birkac kere daha oluyor. Multi-tasking yapamıyorlar.

Set öğlen menüsü olan Japanese Cuisine adlı sushi lokantasına gidiyorum, Janet Jackson gelmiş, duvarda resimleri var, öğlen menüsü istiyorum, en çabuk o gelir di mi, bir saat sürüyor. Nerdeyse ucağı kaçırıcağım.

Sex and the City'nin bir bölümünün çevrildiği 1811’de kurulan  Lutter and Wegner adlı lokantaya gidiyorum. Duvarda hiç Sex and the City'e ait resim yok, acaba web'de uydurdular mı diye düşünüp garsona soruyorum, evet evet ben servis yaptım, face'de resimlerimiz var diyor. O kadar kendilerine güveniyorlar ki, Sex and the City'de neymis der gibi bir resmini bile koymamışlar. Bravo doğrusu. Bir somon fümeyi nasıl bu kadar lezzetsiz hale getirebilmişler şaşırdım doğrusu, iki Alman şarabı deniyorum, tatlı şarap ya beğenemiyorum.

Bergama müzesine web’den bilet alayım dedim. Yarım saat arayla bilet alabiliyorsunuz. Hermitage’da yoktu böyle birşey. İstediğiniz zaman girebiliyordunuz. Müze inanılmaz. Efes'i alıp taşımışlar ve bir çatının altına sokmuşlar gibi. Fotokopi bilgi koymuşlar sağa sola. Al istersen ama çıkarken parasını öde yazıyor o kadar güveniyorlar, ödeyeceğinize. Fotokopide Türk ve Alman hükümetlerinin anlaşmasıyla eserlerin Almanya’ya getirildiği yazıyor. Neden eserler geri isteniyor o zaman? Müzedeki eserler için Türkçe açıklamalar yazmışlar ve Türkçe rehber kulaklık veriyorlar. En azından bu kadarını yapmışlar.

Engelli insanların cinselliklerini yaşamasını sağlamayı amaçlayan ‘cinsel asistanlık’ Avrupa’nın bazı ülkelerince ‘profesyonel meslek’ sayılıyor, diğerlerince farklı gözle bakılıyor. ‘Nasıl dokunacağını ve dokunulacağını gösteriyor’ bu asistanlar, kimisi ise orgazma ulaşmasına yardımcı oluyor. İsviçre’de 8 yıldır meslek bu iş. Hollanda, Almanya ve Danimarka’da da var. Fransa’da ise meslek sayılmıyor. Saatte 220 euro kazanıyorlar. Kimisi aile sahibi.

Sabah 7:30'da gezmeye başlayarak gezmek istedigim heryeri geziyorum dört günde. Ne demişler erken kalkan yol alır.


5 Kasım 2011 Cumartesi

Bhutan ve Düğün

Bhutan kralı Jigme evlendi, Asya sarsıldı. Asya sarsılsa gene iyi, dünya sarsıldı. Yahoo’da haber üstüne haber. İngiltere’de uluslararası ilişkiler okumuş Bhutan Kraliçesi Jetsun Pema yeni kraliyet stil ikonu oldu diye. Yahoo diyor ki tamam Kate Middleton bilinmedik modacıları gün ışığına çıkarıyor, eski modaları geri getiriyor amma ve de lakin 21 yaşındaki Jetsun Pema’nın gelinliği de süperdi. Gelinlik Bhutan’ın geleneksel kıyafetleri olan ve bileklerine kadar uzanan, sarılarak giyilen 'kira' denen etekdi ve aylarca elde işlendi. Modacıların gözünden Avrupai moda yaklaşımları da kaçmadı.  Bir kere kolların kontrast renkde olması bu sene Burbery ve YSL’nin kullandığı trend. Ayakkabılar ise Fendi’nin moda anlayışı. Muhtemelen modacılar Bhutan geleneksel kıyafetlerinden esinlendi, tam tersinin olması pek olası gözükmüyor.
 
Oxford Uluslararası ilişkiler mezunu damadı Elvis’e benzeten çok. Damat yıllardır süren kızkardeşlerle evlenmeyi içeren çok eşliliği kaldırdı. Çünkü üvey anneleri aynı zamanda teyzeleri, kardeşleri aynı zamanda kuzenleri. O zaman ağbisinin çocuğu nesi olur diye soran bilmece gibi oldu di mi?
 
Tur şirketleri ‘son Shangri-la’ yani dünyadaki son cennet diye anılan bu ülke bu kadar göz önünde olunca hemen bu işi nakide çevirmenin bir yolunu bulmuş. Bhutan’da evlilik yemininizi tekrarlamanız için bir tur düzenliyor size özel. Budist rahipler önce yıldız haritanıza bakıp sizin için hangi tarih önemli söylüyor. Ona göre yola çıkıyorsunuz. İki cihanda da mutlu olabilmeniz için Budist rahipler ve lamalar sizleri dualar ve seremonilerle yeniden evlendiriyor ve kutsuyor.

Ücret konusunda bir bilgim yok. Yalnız Bhutan krallığı ülkesinin sırt çantalı ucuz turistlerle dolmasını istemediğinden gün başına sizden 200 dolar vergi rica ediyor.

Bhutan adam başına düşen milli gelirden çok adam başına düşen mutluluğa önem verdiğini söyleyen bir ülke. Ama seyahat esnasında tanışıp arkadaşlığımı sürdürdüğüm Bhutan’lı arkadaşım (internet sağolsun-1999’da serbest bırakılmış) bunun bir şehir efsanesi olduğunu söylüyor.

Ülkeye TV 12 sene önce gelmiş. 2 sene önce ziyaretim sıratında 'parlementonun görevleri nedir' dersi versin diye İngiltere’den bir grup ders veriyordu Bhutan’lı parlementerlere. Ülkede sigara içmek yasak ama her yasak gibi bu yasak da uygulanmıyor. Gümrükde sigarayla yakalanırsan cezası var yalnız.
 
Neyse onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine. Gökden üç elma düşmüş kimin muradı varsa onun başına...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Amerikalı vs Türk

ABD'de yaşayan ve Ekim'de evlenen kuzenim University of Michigan'da Acil Servis doktoru. THY ile yaptığı bir Michigan- Istanbul ucak yolculuğunda anons edilmiş, ucakda doktor var mı diye. Yerde yari baygın ve suratı silme ter hastayı gören kuzenim kalp krizi geçirdiğini düşünmüş. Etrafında bir sürü Türk ise Türkçe iyi misin, neyin var diye soruyormuş. Kuzenim alışkanlıkdan İngilizce iyimisin diye sorunca adam sevinçle oh sonunda, dilimi konuşan biri, bu insanlar ne diyor anlamıyorum, bayıldım habire suratıma su atıp durdular demiş. Neyse ki hastanın bir şeyi yokmuş.

THY teşekkür için bir bardak portakal suyu vermiş. Diğer arkadaşlarımın başına böyle bir şey geldiğinde business'a upgrade ediyorlar diyor kuzen.

19 Temmuz 2011 Salı

Ya Fetah- Allah'ın Fetih Gücü

Ayasofya'nın içinde sol tarafta bulunan kütüphanede Osmanlı zamanında 4000 adet el yazması kitap varmış. Duvarları çinilerle kaplı bu kütüphanenin kapısında bugün arapça yazılı bir kilit asılı. Arapça yazıda, 'Allah'ın fetih gücü' yazıyor. Yalnız bu fetih gücü fiziksel bir güç anlamında değil, sanat, kültür ve bilimle fethetmeyi anlatıyor.

Mimar Sinan Süleymaniye camiini bitirdiğinde, camiiyi kim açacak diye sorulur. Sinan, 'elbette hünkarımız' der. Kanuni ise 'Sinan' der. Sinan, 'haşaa Hükümdarım' der. Bu konuşma ileri geri gider gelir üç kere. Sonunda Kanuni, 'Ya fetah' der, yani  'Allah'ın fetih gücü' ve Sinan camiiyi açar.

Ya Fetah sembollü anahtarlığı Ayasofya'nın hediyelik eşya satan dükkanlarında bulabilirsiniz.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

ispanya

İspanya 15-22 Haziran 2011
Bir ülkeyi sevmek için dört kere gitmek gerekir mi? Gerekirmiş! İlk defa 18 yaşında gittim İspanya’ya. Avrupa başkentleri turunun bir parçasıydı. Çok etkilenmemiştim Madrid’den. 23 yaşında Güney Amerika’ya giderken Iberia havayolları Madrid’de aktarma yaptığından bir gün daha kalıp Prado müzesi ve sarayı gezmiştim. Gene çok bayılmadımdı Madrid’e. 41 yaşımda Barcelona’ya gittiğimde, hani güzel de o kadar da abartılacak bir yer değil demiştim. Ama bu sefer aşık oldum İspanya’ya. Hani ihanet edeceğimden korkmasam İtalya’dan daha çok sevdim diyeceğim. Endülüs büyüledi beni gizemiyle. Cordoba’da bıraktım kalbimi, Toledo’da kaldı ruhum, benliğim. Ah bir de Haziran ortası 41 derece sıcak olmasaydı!
O sıcakda zevk almak da zorlaşıyor, nefes almak da. Her yarım saatte, soğuk içecek, dondurma molası vermekden mide bir müddet sonra isyan etmeye başlıyor.
Bu İspanyolların AB’ye gireli kaç yıl oldu? Ne zaman İngilizce öğrenecekler. Ne genci ne yaşlısı biliyor. Türkiye metrolarında ‘next station is ....’ derken, ortak lisanı İngilizce olan AB üyesi İspanya’da metrolarda İngilizce konuşmuyor metroların metalik sesli bant kayıtları.
Sakın kredi kartım var nasılsa diye gönül rahatlığıyla gitmeyin oralara. 80 euroluk flamenko gösterisini bile nakit ödemeniz gerekiyor. McDonalds’da iki cola 5 euro tutuyor, tevekkeli değil İspanyollar tatile Türkiye’ye geliyor.
Evlerin camları sıcaklık yüzünden ufacık. Hasır uzun perdelerle dışardan kaplanmış. Bazılarının dışlarına bereket sembolü olarak buğday başakları konmuş. Balkonların altından baktığınız da bile çini döşemeler görüyorsunuz. Sıcakdan gün boyu herkes kapalı camlar ve kapılar ardında. Siesta’ya hakikaten ihtiyaçları var bu insanların. Daracık sokaklar yapmışlar ki evler birbirlerine gölge yapsın. Bu da yetmemiş, sokakların üstüne kumaş germişler çadır gibi, gölge yapsın diye.
TOLEDO
Toledo tepede kurulmuş Ortaçağdan kalma bir şehir. Surları, nehir üstündeki taş köprüsü, dar sokakları, pencerelerden sarkan armalı flamaları ile romantik mi romantik! Katedralinde El Greco’nun meşhur kontun gömülme sahnesini anlatan resmi var. Söylenene göre kont zenginlerden alıp fakirlere dağıtan bir adam olduğundan çok sevilen biriymiş o yüzden de gömülürken iki aziz gözükmüş.
Katedral İspanya’nın en büyük üçüncü katedrali. Katedralin çanı o kadar büyük ki bir kere çalınmış ve şehrin tüm camları kırılmış. O gün bugündür de bir daha çalmamışlar. Katedralin ahşap işlerini yapan Domingo usta, 11 sene parasını alamadan çalışmış ve ölmüş. Ölmeden de hıncını almış. Parasını almadığına dair bir ibareyi başpiskoposun sandalyesinin arkasına kazımış.
Bugünlerde katderallerde elektrikli mum yakmaya başlamışlar, parayı atınca otomatik elektrikli mum yanıveriyor. Katedral tavanlarından sarkan kırmızı püsküllü şapkalar kardinallerin nerede gömülü olduğunun bir işareti.
Yol boyunca son derece düzgün bir sırayla dikilmiş zeytin ağaçları var. Zeytin üretiminde ön sıralarda İspanya.
BARCELONA
Hava sıcak ya, broşürünü görüp anında serinleme isteğine tutulduğum buz bara gidiyorum. İçerisi sürekli -5 derece. Önce eldiven ve mont dağıtıyorlar. Bardaklar da buzdan. Dudaklarım yapışıp kalır mı acaba? Koltukdan masaya bara kadar buzdan yontulmuş. Televizyonda da tabii ki kutup ayıları ve Alaska var. Barmenden cola istiyorum ama cola ılık bardak buz olduğundan çatlıyor bardağım. Burnum donmaya başlayıp sıcağı arayınca ayrılıyorum hayatımın ilk buz barından.
Pueblo Espania’ya da İspanya’nın farklı bölgelerindeki evleri, mahalleleri yeniden yapmışlar, dar sokakları, dükkanlarıyla görülmeye ve şarap içip keyif çatmaya değer bir yer.
GRANADA
Karlı Sierra Nevada dağları bizim bulunduğumuz yerden bakınca 41 derece sıcakda nasıl olur da erimiyor acaba diye merak ettiriyor insana?
El Hambra kızıl toprak anlamına geliyor. 365 odalı bir saray burası. Taşlar dantel gibi işlenmiş izlenimi veriyor. Her yerde turunç, portakal ağaçları var. 15. yüzyıla kadar portakal nedir bilmezlermiş buralarda. Çin’den portakal aşısı geldikten sonra öğrenmişler portakalı.
Sarayın duvarlarında resmedilmiş yahudi yıldızı cennetin köşelerini ifade ediyor.
CORDOBA
Vizigot ve Vandallardan kalan su kemerleri ve sütunları gören Emeviler o sistemleri camiye taşımış. 120 sütun var bir zamanlar camii olan bu katedralde. Aynı anda 30,000 kişi dua edebilecek kadar büyük burası. Bir zamanlar yunancadan Arapçaya kitaplar çevrilmiş kütüphanesinde, 600,000 el yazması eser varmış. III. Fernando buraları fethedince kütüphane yakılmış. Aynı Efes, Bergama ve İskenderiye kütüphaneleri gibi.
1961’de Pakistan cumhurbaşkanı burada cemaat yeniden müslüman olsun diye dua edince o güne kadar camii katedral diye geçen ismi bir anda katedrale çevrilmiş.
Sokakda Afrikalı bir adam ve İspanyol rehberine rastlıyorum. Mozambiğin en ünlü şarkıcısıymış meğer. Biraz araştırıyorum. Mozambik şarkıları Portekiz fadolarından çok etkilenmiş meğer.
İşkence müzesine gidiyorum. İnsanoğlu neler keşfetmiş başkasına acı vermek uğruna. İnsanların bacaklarına ağırlıklar bağlayıp tahta kazıklara oturtmuş ki kazığa daha fazla saplansınlar ya da tabut gibi içi dikenlerle kaplı kutulara kapatmışlar onları. Bu da yetmemiş boğazlarına bir kelepçe takmışlar, kelepçenin ucuna da iki ucu çatal gibi bir çıkıntı. Boynunu dik tutmazsan ya da konuşmaya kalkarsan hatta öksürürsen bile girirverirmiş o çatal boynuna. Ceza daha da ağırlaştırılmak istenirse bu sefer de metal dikenli bir kelepçe takılırmış bedene, dikenler vücuda batacak şekilde. Yara açılınca da et yiyen kurtcuklar konurmuş yaraya. Yok canım atıyorsun demeyin, müzede böyle yazıyor. Kutsal engizisyon suçluları itirafa zorlayabilmek için bulmuş tüm bu yöntemleri. Bu arada Avrupa Osmanlılara ne diyordu, hatırlayalım, ‘barbar Türkler’. Yahudileri engizisyondan kurtarmak için İspanya’ya gemi yollayan kimdir? Yavuz Sultan Selim! Başka sorum yok sayın hakim!
SEVILLA
Boğa güreşlerinin yapıldığı en eski arenalardan biri burada. Katalan bölgesinde boğa güreşleri yasaklanırken burada serbest. Bir gösteride 6-8 boğa telef oluyor. Önce mızrak saplanmış acı içinde boğa koştura koştura arenaya çıkıyor ve acemi 4-5 matadora saldırmaya çalışıyor. Onlarsa tahta perdelerin arkasına saklanıyor. Hayvan sinirle tahta perdeye saldırıyor. Ardından at üstünde gelen bir kişi mızrakla hayvanın sırt kaslarını zedeliyor. Bu da yetmiyor, matador elinde iki mızrak ortaya çıkıyor bale yapar gibi estetik hareketlerle en vahşi saplamayı gerçekleştirip hayvanın sırtına geçiriveriyor mızrakları. Yanındaki çömezlerse hayvanı oyalıyor bu arada. Hayvana yapılan adaletsizlik karşısında o kadar üzülüyorsunuz ki  hayvanı tutar oluyorsunuz. Matador hayvanla bir müddet daha kedi ciğer misali oynadıkdan sonra uzunca bir kılıcı saplayıveriyor yüreğine, yıkılıveriyor gururlu hayvan. Ponponlarla süslenmiş gözü kapalı atlar çıkıyor sahaya, çekiyorlar boğanın cansız bedenini içeri. Boğa kuyruğu spesialite çevredeki lokantalarda.
Endülüs İspanya’nın en çok beğendiğim bölgesi... Alkazar sarayının bahçesindeki havuzlar çiçekler, Cordoba kalesinin uzakdan masalsı görünüşü, Granada’daki Albaizin çingene bölgesinin daracık yollarında kendinizi kaybedip benliğinizi aramak...Başlı başına bir deneyim Endülüs.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Hindistan'da Kızların Önemi

http://news.yahoo.com/s/ap/as_india_no_country_for_little_girls

1 Mayıs 2011 Türkiye Gazetesindeki Röportajım

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=489061



Pazar Kahvesi
Betül Altınbaşak
betul.altinbasak@tg.com.tr
01 Mayıs 2011 Pazar
Ev, araba almadı dünyayı gezdi

> Mehpare Sözener, seyahat ettiği ülkelerle ilgili bize bilgiler verdi.

SUNUŞ
Ünlü gezgin ve Finans Uzmanı Mehpare Sözener, kendisini şu cümlelerle tanıtıyor:
“1967 Kandıra doğumluyum. Işık Lisesi 1983, Boğaziçi Üniversitesi 1988, Wayne State University-MBA 2000 mezunuyum. Emlak Bankası ve Marmara Bankası’nda hazine bölümünde, Tourama Tourism’de finans ve pazarlama bölümünde çalıştım. 1996’da Michigan’a yerleştim ve 13 sene yaşadım. JP Morgan Chase ve Fifth Third bankalarında ticari kredilerde mali tahlil uzmanı olarak kariyerime devam ettim. Royal Bank of Scotland’ın Michigan bölümünde müdür olarak çalıştım. 40’tan fazla ülke gezdim. Bu ülkeleri gezerken halklarıyla tanıştım, dinledim, notlar aldım, kültürlerini öğrenmeye çalıştım. Gezip gördüklerimle ilgili ülkemiz başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde seminerler verdim, projelerde bulundum. ABD’de “Dünyada Barış” adlı vakfın çalışmalarında gönüllü olarak liderlik yaptım ve En Başarılı Gönüllü Ödülü’nü aldım. Yazılarımdan bazıları Cosmopolitan’da, Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği ve Michigan Türk Derneği’nin dergilerinde yayınlandı. Şu anda da www.kadinnissimo.net adlı sitede yazıyorum ve http://kulturelfarkliliklar.blogspot. com/ adlı bir blog’um var. 2009’dan beri de Kültürel Farklılıklar Çalıştaylarını, Fındıklı Kafika’da gerçekleştiriyorum...”


TAM 47 ÜLKELİK SAFARİ
Birçok okul bitirmesine rağmen, “çok okuyan mı, çok gezen mi” sorusuna hiç düşünmeden “çok gezen” cevabını veren Finans Uzmanı Mehpare Sözener, 40’tan fazla ülkeye gitmiş. Onun için modern zamanın Evliya Çelebisi demek çok da yanlış olmasa gerek...

SİYAH VE BEYAZIN AYNI OLDUĞUNU ÖĞRENDİM
Hâlâ öğrenmeye devam ediyorum. Seyahatlerim sayesinde hiçbir şeyin beyaz ya da siyah olmadığını öğrendim. 47 ülkeden kum getirdim, hepsinin rengi ve yapısı farklı ama hepsi kum... Dünyadaki insanların da hepsi farklı ama hepsi insan.



Geziyor, araştırıyor, öğreniyor, öğretiyor; gördüklerini, öğrendiklerini kaleme alıyor... Bununla da kalmıyor, gittiği yerlerde gönüllü faaliyetlere katılıyor, seminerler veriyor, milletler ve kültürler arasında köprüler kuruyor. Kelimenin tam anlamıyla sınırları aşıyor, uzakları yakın kılıyor. Bir seyyah olan Finans Uzmanı Mehpare Sözener bu pazar da ayağının tozuyla sayfamıza konuk oldu. Buyurun efendim seyahatimize...

Gezme merakının kaynağı nedir?
İlkokuldayken siyah beyaz televizyonumuzda her hafta farklı ülkelerden çocukların oyunlarını, hayat stillerini gösteren bir program vardı. Program başladığında televizyonun önüne yapışırdım âdeta. Hep o çocuklarla beraber ülke ülke gezmek, onlarla yaşamak isterdim.


FARKLILIKLARI GÖRDÜM

Peki seminerler nasıl başladı, hedef kitle kim?
Global bir dünyada yaşamaktayız. Çin’in soya fasulyesine olan talebi Brezilya’daki çiftçilerin yağmur ormanlarını yakıp tarla açmasına sebep oluyor ve tüm dünya bundan etkileniyor. Japon ve Amerikan firmalarının, öndeki araba yavaşladığında kendi kendine fren yapabilen arabaların üstünde çalışması Hindistan’da yıllardır otobüs ve trenlerin üstünde ayakta hiçbir şeye tutunmadan giden yolcuların umurunda mı? Araba firmaları ürünlerini tüm dünyada sattığına göre farklı ülkelerin taşıtları ne şartlarda kullandığını bilmek zorunda. Her ülke, her kültür farklı. Farklılıklarımızı anlayamadığımız sürece birbirimizi yargılamak, ya da farklı piyasaları anlayamayıp etkin çalışamamak çok doğal. Oysa hepimizin farklı olduğunu kabul edip yola çıkarsak ortak paydada buluşmak daha kolay. Seminerlerimi bizi birbirimizden farklı yapan başlıklar altında topladım; iş ahlakımız, gelenekler, festivaller, aile yapısı, sokaklarda gördüklerimiz, yiyeceklerimiz, dinlerimiz, kıyafetlerimiz, doğalarımız vs. gibi... Amacım katılımcıların hem global dünya ihtiyaçlarının farkında olmasına yardımcı olmak, hem de her alanda kendinden farklı olanı korkusuzca kabul etmesini sağlamak. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu merak edenler, gezmeye gönül verenler, ülkeler bazında neden farklı olduğumuzu anlamak isteyenlere de hitap ediyor bu seminerler.

3 DOLARA HAYAT KURTARMAK

Seminer ve gönüllü faaliyetlerle çevrenize yararlı işler yapıyorsunuz. Gezilerin size faydalarını sorsak...
Öncelikle, kendimi tanıyorum. Önyargılı olmadığımı sanırdım. Oysa Nepal’de saçı sakalı birbirine karışmış adamdan kaçarken, Nepalli rehberin ona kutsal adam demesi beni hâlâ çileden çıkarabiliyorsa demek ki kendimi çok yanlış tanıyormuşum. Öğrenmeye devam ediyorum. Hiç birşeyin beyaz ya da siyah olmadığını öğrendim. Hayatta öncelik sıralarını düzenlemeyi öğrendim. 5 dolara Kamboçya’da 3 kişinin hayatını kurtarabiliyorsunuz. Nasıl mı? Cibinlik alarak. Sıtma büyük sorun o coğrafyada. Tahiti’de, Laos’da ya da Tibet’deki insanlar bizden daha az mutlu değil. Demek ki mutluluk denen şey materyallere bağlı bir şey değil. 47 ülke gezdim, farklı ülkelerden kum örnekleri getirdim ve hepsini cam kavanozlara koyup etiketledim. Sonunda gördüm ki hepsinin rengi ve yapısı farklı ama hepsi kum. Dünyadaki insanların da hepsi farklı ama hepsi insan.

PARA OLMADAN GEZİLİR Mİ?

Gezmek için zenginlik şart mı?
Kesinlikle hayır ama vizyon sahibi olmak gerekir. İlk işe başladığım sene, yurt dışına gitmeye karar verdim. En yakın arkadaşımsa araba alıyordu. İş yerindeki müdür yardımcılarından biri, “Neden seyahate para harcıyorsun, bak döndüğünde arkadaşının arabası olacak, belki evi olacak ama seninse hiçbir şeyin” dedi. Ben de “Benim de anılarım ve resimlerim olacak, araba eskir ama anılar eskimez” dedim. ABD’de yaşarken Hindistan ve Nepal turunu gerçekleştirebilmek için bir sene boyunca neredeyse dışarda yemedik, içmedik, sinemaya gitmedik. Herşey neyi tercih ettiğinize, ne için ne kadar fedakârlık yapabildiğinize bağlıdır.

Peki turları mı tercih edersiniz yoksa bireysel gezileri mi?
Bireysel gezileri tercih ederim. Hele bir de o ülke vatandaşının evinde konaklayabilirsem daha da mutlu olurum. Danimarkalı, Belçikalı, İsveçli, İsviçreli ve Meksikalı arkadaşlarımın evlerinde kaldım. Belçikalı arkadaşımın evi o kadar eskiydi ki tuvalet bahçedeydi. İsveçliler için her şey doğal. Meksikalılar ise oldukça kibardı. 1988 Gilbert kasırgasından Monterrey’de mahsur kaldık. 45 senedir kuru olan nehir, kasırgadan sonra çağlamaya başladı, şehrin batısı ve doğusu arasından ulaşım kesildi ve Meksikalılar bizi rahat ettirmek için ne yapacaklarını şaşırdılar.

KALBİM KAMBOÇYA’DA KALDI

Bundan sonraki hedefleriniz, planlarınız neler?
Gezilerimi ve özellikle de karşılaştığım kültürel farklılıkları anlattığım kitabımı henüz ünlü olmadığım için bastırmakta zorlanıyorum ve bir yayınevi arıyorum. Televizyonda gezdiğim yerler ve karşılaştığım ilginç kültürler hakkında söyleşi programları yapmak istiyorum. En büyük hayallerimden biri de bir gün Kamboçya’da bir insani yardım projesinde çalışmak. Neden Kamboçya? Çok fakir olmalarına rağmen dilenmeyen insanlarla karşılaştım yol boyunca. Tüm gün çalışan bir baba ailesine günde sadece 2 kez yemek yedirecek para kazanabiliyor. Mekong nehrinin üstünde tekneden yapılma bir okula gittik. Gencecik bir öğretmen ders veriyordu, 12 yaş çocuklarına...
O çocuklar İngilizce konuşuyordu, inanamadım. Oysa “high-tech” Japonlar el kol hareketiyle yol tarif edebiliyordu. Bu çocuklarsa sazdan yapılma, nehirde direklerin üstüne çakılarak yapılmış evlerde oturuyorlardı. Temiz suları yoktu. Dünyanın her yerinden insanlar 250 dolara kuyu açtırmış, bu kuyular 13 sene boyunca temiz su sağlayabiliyordu. İnsanların dikkatini çekmek içinse her yere kocaman panolarla bu kuyu Japonya’dan bilmem kim ailesince açıldı diye ilanlar koymuşlardı. O yılbaşı eski eşimle ben de birbirimize yılbaşı hediyesi olarak kuyu açtırdık Kamboçya’da...

250 DOLARA KUYU
Mehpare Sözener’in Kamboçya’da açtırdığı ve 250 dolara mal olan kuyunun başına konulan özel tabelada ay-yıldızlı bayrağımız da yer alıyor.


AVRUPA KOPYA GİBİ, ASYA’YI DAHA?ÇOK SEVDİM!
Mehpare SÖZENER, “Avrupa mı, Uzak Doğu mu?” sorusuna şu cevabı yapıştırıyor:?“Asya’yı çok seviyorum. Dilinden, kıyafetine, meyvesine, binasına kadar keşfedilecek bambaşka bir kültürün içinde buluyorum kendimi ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Avrupa bir iki ülkeden sonra birbirine çok benzemeye başlıyor. Ayrıca örneğin yüzlerce filmde gördüğüm Eyfel Kulesi’ni bir kez daha görmek heyecanladırmıyor beni...”


Peru’nun dağlarına ve Bora Bora adalarına hayran kaldım...

Gezdiğiniz yerler içinde en güzelini sorsak?
Dağlar bakımından en güzel ülke Peru. Devasa dağların önünde yok olduğunu hissediyor insan. Dünyada aslında bir hiç olduğunu anlıyor. Deniz bakımından en güzel yer ise Bora Bora adaları. Astronotların dediğine göre havadan gözüken en güzel adalar bunlar. Helikopterle geziyorum; sanki bir çocuk acemice resim yapmış. Denizi boyarken çala kalem mavi kullanmış, hatta öbek öbek dökmüş maviyi, karıştırmayı unutmuş. Su o kadar berrak ki havadan köpekbalıkları gözüküyor. Adanın etrafında mercan kayalıkları bir simit gibi duruyor ve kayalığın dışı lacivertken, içi firuze. Bitki örtüsü olarak ise Kamboçya kadar şaşırtan başka bir yer yok beni. Ağaçlar tapınakların ortasından çıkıp tapınağı ikiye yarmış. Bazı yerlerde kökler, spagettinin tencereden dökülmesi gibi dökülmüş. Arkeologlar tarihî tapınakları mı kurtarsın yoksa ağaçları mı bilemiyorlar.



Kadınlar güçlerini ispat etmek için kendilerini erkeklere dövdürüyor!

Peki, o kadar ülke gezdiniz, gördünüz... Karşılaştığınız ilginç durumlar nelerdir?
Etiyopya’da yerli kadınlar güzelleşmek adına dudaklarına tabak takıyor. Küçükken alt dudaklarındaki kası kesiyorlar ve gittikçe daha büyüyen tabaklarla alt dudaklarını büyütüyorlar. Yine bu kadınlar, erkeklere güçlerini kanıtlamak uğruna kendilerini erkeklere kızılcık sopasıyla dövdürüp sırtlarında yaralar açtırıyorlar. Meksika, koyu katolik bir ülke ama San Cristobal de la Casas’da hem Pagan hem de Katolik olan bir grup insan yaşıyor. Hastalanınca kiliseye gidip horozun boynunu kırıyorlar. Kola içip geğirerek kötü ruhların vücutlarını terk ettiğine inanıyorlar. Bhutan’da sigara içmek yasak ama kafa yapan bettle yaprağı çiğnemek serbest.

JAPONLAR NEDEN ÇİFT İSİM KULLANIR?
Japonlar da iş hayatında gerçek adlarından başka bir ad kullanıyorlar. Mesela benim adım Mehpare, işte kendimi Aslı diye tanıtıyorum ki iş hayatımla özel hayatımı ayırabileyim. İş toplantısında oturma protokolü de çok önemli Japonlarda. Bir sanat eseri, bir heykel ya da bir çiçek aranjmanı oluyor genelde toplantı odasında. En önemli müdür sırtı bu sanat eserine dönük olarak oturuyor ve onun bir parçası oluyor. Yani herkes müdüre bakarken bir yandan da sanat eserine bakmış oluyor. Yeni mezunlar ev kiralayabilecek kadar maaş alamadığından şirketler onlara yurt tahsis ediyor.