Çin Guilin'de Miao Halkı kıyafetleriyle

27 Aralık 2012 Perşembe

GUİLİN 2012
Yangsuo nehrinde beş saatlik bir tekne gezintisine çıkıyorum. 20 yuanlık banknotun arka yüzüne resim olmuş tepecikler var burda. Vietnam’daki Halong Bay’e benziyor manzara. Gezi boyunca bamboo dallarının yan yana getirilmesiyle yapılmış sallarda mor çam kozalağına benzer meyvalar satıyor Çinliler. Teknenin ahçısı ise kahverengi nehir suyuyla yıkadığı balıkları ayıklıyor. Nehir kenarında beyaz gelinlikli bir gelin poz veriyor. Çinli rehber ayçekirdeği getirmiş hediye, çıtlamayı bilir misiniz diyor? Bilmezmiyiz!


Akşam göl kenarındaki parkda geleneksel Miao halkının kıyafetleriyle resim çektiriyorum. Çinliler benimle resim çektirmek istiyorlar. Ay ve güneş pagodalarını ışıklandırmışlar. Parkda gene dans edenler var.

Oteldeki gelin ve damat geleneksel kıyafetler içinde. Gelin kırmızı ipek altın sarısı desenli bir elbise giymiş, Eteğinin belinden üç parça kuşak gibi sarkıyor. Kolu 2 kat, biri kısa biri uzun…Yakasından Çin püskülleri sallanıyor. Erkekse siyah yakasız ipek gömlek ve pantalon giymiş. Gelin tebrik edenlerin sigarasını yakıyor, onlar da kırmızı zarflar içinde para hediye ediyorlar. Yanında bir adam gelenlere şeker ikram ediyor. Salonun girişine bir masa üstüne yalancı bir düğün pastası konmuş, gelen geçen masadaki bir deftere düşüncelerini yazıyor.


ŞANGAY
Dediklerine göre Şangay parayı kazanır Pekin’se dağıtırmış. Ortasından Huangpu nehiri geçiyor şehrin. Nehrin karşısındaki kara parçası Pudong’da ise ünlü 457m’lik Oriental Pearl TV kulesi ve şişe açacağına benzediği için bu adı alan 494m’lik Şangay Dünya Finans Merkezi kulelerinin de bulunduğu gökdelenler görülüyor. Pudong bölgesi 20. yüzyıl ortalarına kadar gecekondu ve genelevlerle doluymuş. Şu ünlü gangster Büyük Kulaklı Du’da 1920’lerde burda yaşıyormuş. Bund’da bir bankası bile olan Du’nun bir sürü karısı, gözdesi ve Chiang Kai Shek’le iş ilişkisi varmış. 1990’da özel ekonomi bölgesi olunca dünyanın en büyük gökdelenlerinin olduğu bir bölge haline gelmiş.

Şansımıza hava puslu. Amerikadan expat olarak buraya gelip çalışan arkadaşlarım TV kulesinde çok kuyruk oluyor, sen şişe açacağına çık diyor. Bilet alırken kasiyer yalnız puslu uyarayım diyor, başka şansım olmadığı için çıkıyorum. Katın yerlerinin bir kısmını cam yapmışlar. Aşağıya bakmak ve o cam zeminde yürümek yürek istiyor. 97. kattayım ne de olsa. Her ne kadar Şangay’ın nüfusu diğer gökdelen şehirler olan NY ve Tokyo’dan fazlaysa da km kare başına düşen insan sayısı Tokyo’da 14,000 iken Şangay’da 3030.

Nehrin karşı kıyısı Bund, Avrupa tarzı 20. yüzyıl başlarında yapılmış binalarla dolu. Sabah akşam kalabalık nehir kenarı. Herkes burdan Şangay’ın skyline’nını oluşturan TV kulesinin de olduğu manzaraya bakıyor, tekneye biniyor.

Takside arka koltukda otururken önümdeki ekrandan reklamları seyrediyorum. Taksi şoförümüz güneşte yanmamak için eldiven giyiyor. Sokakdaki kuş kafeslerinin su çanakları bile Çin işi mavi desenli porselen.

Sokaklardaki masalarda genci yaşlısı domino ve kağıt oynuyor. Havaalanı ve Şangay şehir merkezi arasında çalışan tekerleksiz manyetik bir hatta giden Maglev treni 301km hızla bizi götürüyor. Gündüz saatlerinde hızı daha da yükseliyor.

Expat arkadaşlarım Beyza ve Güner burdaki hayatlarından çok memnunlar. Amerika’da her işi kendileri yapmaları gerekirken burda işgücünün ucuz olmasından dolayı şoförlü arabaları ve çocukları okula getirip götüren hizmetçileri var. Amerikan stili bahçeli evlerde oturuyorlar ve gece hayatının zevkini çıkarıyorlar. Çok güzel bir bölgede beni yemeğe götürüyorlar.

Yeşim Buda tapınağının önünde her tür sakat dilenci var. Gruptan biri çocuklu dilenciye para vermek istiyor ama diğeri önünü kesiyor. Kadıncağız sağa adım atsa sağa, sola adım atsa sola gidiyor. Sonunda gruptakiler kadını kurtarıyor. Tapınakda Burma’dan getirilen iki yekpare yeşim Buda figürü var, 100 kadar da rahip. Bunlardan birinin 1000 ton olduğunu iddia ediyorlar. Heykellerden biri Budanın meditasyon yapar halini, diğeri ise nirvanaya ulaştığı anı resmediyor. Meditasyon halindeyken bir eli havayı diğeri toprağı gösteriyor. Bu onu yolundan çevirmeye çalışan kötü ruhlara bir işaret, ‘aydınlanmadan bu yoldan ayrılmayacağım toprak da buna şahit’ diyor. Yatan Buda ise ölümü temsil ediyor, Buda’nın büyük kulakları ise aydınlanmak için herşeyi dinlediğini ve duyduğunu. Tapınağın diğer heykellerinin orasına burasına sıkıştırılmış paralar görüyorum, bunlar tapınakda yaşayan rahiplere yapılan bağışlar.

Yu bahçeleri, 10TL’e cappuccino satan Starbucks’dan Maraş dondurmacısına, Çin yemeğinden ‘look a look’ diyen Çin hediye satıcılarına kadar herşeyi bulabileceğiniz bir yer. Ming hanedanlığı döneminde yapılan tapınakda ayin var. Kırmızılı roblarıyla Budist rahipler mantralar tekrarlayıp ziyaretçilere iyi şans duaları yazıyorlar.  Yelpaze müzesini ziyaret ediyorum. Ming hanedanlığından beri yelpazelere resim çizmek ve hat sanatını kullanmak moda olmuş.

Tapınakların çatılarında elbette ejderha sembolleri var. Çin ejderhasının yılan gibi bir vücudu, geyik boynuzları, atmaca pençeleri, balık pulları ve boğa kulakları var. Bu ejderha yüzebilir, uçabilir, başka hayvan şekillerine girebilir ve nazardan koruyabilir. Beş pençeli ejderha sadece İmparatoru sembolize ediyor. Ejderha yin yang terminolojisinde yang’i temsil ediyor. Ejderhanın seller, yağmurlar, kasırgaları yöneten bir kuvveti var, aynı zamanda da güç ve şansı temsil ediyor. Çin’de ayrıca başarılı insanlar ejderhaya benzetilirken, başarısızlar da solucana benzetiliyor.

Zhujiajiao, Şangay’ın Venediği, şehre bir saat uzakda. Otobüsle gidelim diyoruz. İnternet sayfasında otobüsün nerden kalkdığını yazmış ama numarasını yazmamış. Çince de okuyamadığıma göre zor olacak! Neyse ki şanslıyım, otobüs terminal amirliğindeki kız İngilizce biliyor ve doğru otobüse yönlendiriyor. Bileti otobüsdeki biletçiden alıp gülümseyen Çinliler arasında yola çıkıyorum. Bilet 4TL. Biletçinin kapının yanında ayrılmış koltuğu var.

Rickshaw benzeri önü bisiklet bir arabayla köyün girişine kadar gidiyorum ve kanallardan oluşan ve envayi çeşit ilginç yiyeceğin satıldığı sokakları geziyorum. Şekerci ağdasını mermere bir kelebek şeklinde döküyor ve sopasını da yapıştırıp gelen geçen çocuğa satıyor. Bir şeker bu kadar mı sanata dönüştürülebilir?  Minik kırmızı elma şekerleride şişe dizilmiş alıcılarını bekliyor. Tapınakda altın yaldızlı kağıttan yapılmış çam kozalağı benzer objeleri yakıyorlar duaları gerçekleşsin diye.

Şangay hayvan bahçesindeki pandanın poposu kaşınıyor anlaşılan, ağaç kütüğüne bir sağa bir sola poposunu sürtüyor. Sonra da bir insan gibi sırtını dayayıp oturuyor. Poposu kaşınan diğer bir hayvan da bir cins maymun, kaşımakdan kıpkırmızı olmuş poposunu dikmiş havaya yatıyor. Pandaların bebeklerini kendilerinin dokuzyüzde biri kadar büyük doğurduğunu biliyor muydunuz? O yüzdende 15cm’lik bu sıçan büyüklüğündeki bebeklerini yanlışlıkla ezdiği de oluyor. Pandalar da insan gibi mekik çekiyor. Eskiden etobur olan pandalar günde 30kg bambu yiyor.


Şangay sokaklarında abacus satılıyor, oysa Çin yapımı hesap makinaları ABD’de bir dolara satılıyor. Kadını erkeği sokağa renkli pijamalarıyla çıkıyor. Bizde de bir zamanlar eşorfman giymek modaydı burda da pijama.

Gökdelen ve binalarının mimari görünüşüyle övünüyor Şangay’lılar. Haklılarda! Bir bina diğerine benzemiyor.



8 Aralık 2012 Cumartesi

Xian 2012

Xian Çin’in 13 megakentinden biri ve Çin’in ilk düzenli şehirlerinden biri. Izgara şehir yapısı kullanılarak yapılmış Xian’a bakarak Pekin’i inşaa etmişler. Xi batı, an ise huzur demek yani ‘batıdaki huzur’ anlamına geliyor şehrin ismi. Tang hanedanı sırasında farklı dinlerden insanlar buraya yerleşmiş ve huzur içinde yaşamışlar, o yüzden de şehir ismini haketmiş.

11 hanedana 4000 yıl başkentlik yapmış ve İpek yolunun en doğu noktası olan Xian’da ‘büyük vahşi kaz’ pagodasını geziyorum. Pagoda, Buda’nın Hırka-i Saadet’inin olduğu yer anlamına geliyor. İsmi ise bir rivayete dayanıyor. Dendiğine göre aç keşişler yiyecek için dua ederken bir kaz sürüsü geçer ve kazların başı alçalır, onu yemezler önce yakıp sonra gömerler, böylelikle sürüyü getirdiği için ona saygı gösterirler. Çünkü Hintli keşişler ölünce yakılır, Çinliler ise gömülür.

‘Batıya Yolculuk’ kitabının yazarı tarafından yaptırılır, bu pagoda. İmparator sponsor olur Hindistan’da 17 yıl sürecek bu geziye ki yazar eski Budist ve Hindu belgelerini bulup getirebilsin.

Pagoda cennetin yedi katını temsil etmek için yedi katlı yapılmış. Tapınaklarda görülen üç Buda geçmiş, bugün ve geleceği temsil ediyor. Feng shui’ye göre pagodalar şehrin tepelerinde ya da nehirlere karşı yapılırmış ki şehri sellerden korusun ve iyi şans getirsin.  Tapınakda tahta parçalarına yazılmış dualardan alıp, ismini yazıp, belirtilen yere asıyorsun. Sağlık, iş hayatında başarı, tabii ki aşk bu duaların belli başlıcaları. Tütsüler alıyor insanlar, yakıp Buda’ya karşı saygı eğilişini yaptıkdan sonra büyük, ayaklı küvet benzeri tütsülüğün ortasındaki külün içine yerleştiriyorlar bunları.

İnançlarına göre tütsü insanları saflığa ulaştırıyor. Tütsülerde gamalı haç işareti var. Her ne kadar Hinduism ve Budism sembolü olsa da tarihde ilk gamalı haç sembolü, rehberin dediğine göre, Alacahöyükdeki Hatti prenslerine ait mücevherlerde görülmüş.

Çanın cennetin sesi olduğuna inandıklarından tapınaklarda mutlaka çan bulunuyor. Önemli seremonileri ve rahiplerin görevlerinin başlangıçlarını haber veriyor.

Budismin koruyucusu ve sonsuz bir hayat yaşayan 18 tane azizi (arhat) var. Gerçekte 16 arhat olmasına rağmen sanskritçe metinlerden yanlış yorum yapılması veya tercüme edilmesi yüzünden 18 arhat olduğuna inanmışlar.

 
Şehir surları göz alabildiğine devam ediyor, sık sık da gözetleme ve haberleşme kuleri var. Toplam uzunluğu 24km, genişliği ise 16m’ye kadar uzanıyor. Surlarda yanımıza sık sık gelen kadın, erkek, çocuk Çinliler bizle resim çektirmek istiyorlar.

 
Baştaki taç nasıl ki statü semboli ise yapıların çatıları da öyle ve evin sahibinin statüsüne göre çatı şekli de değişiyor. Nanjing başkentken, burası Xian İmparatorunun ikinci oğlunun egemeliğindeki feodal bir araziymiş, o yüzden de Xian’daki çatıların sadece iki katlı çatısı olabilirmiş.

Şehir, İpek yolu üzerinde olduğundan dolayı Müslüman tacirleri konuk olarak ağırlamış önceleri. Bu tacirler Çinli kadınlarla evlenip Müslümanlığı getirmişler şehre. Bu müslümanlara Hui diyorlar. Burda müslüman ve müslüman olmayan Çinli sorunu yaşanmıyor.

14. yüzyıldan kalma Ulu Camiiyi geziyorum ama söylemeseler buranın Budist bir tapınak olduğuna yemin edebilirim. Mimarisi aynen bir tapınak gibi. Müslüman olmayan turistleri içeri almıyorlar. Avrupalılar kapıda beklerken biz gezebiliyoruz.

Terracotta askerleri 1974’de kuyu açmaya çalışan köylüler tarafından bulunmuş. O köylülerden biri bugün müze mağazasında kitaplarını imzalıyor. Terracotta bir tür toprak ya da kil. Bu askerler, 2200 sene önce Çin’deki altı hanedanlığı tek bayrakda birleştiren despot Qin Shi Shuangdi’nin mezarını koruyan ordu. O zamanların adetine göre Qin başa geçer geçmez mezarını hazırlatmaya başlamış.

Mezar odalarından sadece biri 230x62m boyutlarında. 7000 civarında asker okları ve atlarıyla heykelleştirilmiş burada. Orjinalinde her asker renkli boyalarla boyalıymış ama bugüne sadece çamur renginde kalabilmişler.

Mezar odasının kenarlarını kaplayan askerlerin son sırası dört yöne bakıyor ki farklı yönlerden gelecek saldırıları durdurabilsinler. Odaların üstü tahta bir çatıyla kaplanmış ve çatının üstü fiber örtülerle ve üstü de toprakla kapanmış. Mezar odalarının kapısı ise tahta sütunlarla kapanmış. Mezarda süvariden okçuya kadar her tür ve rütbede asker heykelleştirilmiş. Saç şekillerine göre ise rütbeler anlaşılıyor. Saçlar yandan ayrıksa asker anlamına geliyor, at toynağı gibi ise general, arkadan kesintili ise subay. 8 farklı vücut şekli, 3 farklı ayakkabı, 2 farklı bot yapılmış. Mızraklar bronzdan ve ilk bulunduklarında kağıdı kesecek kadar keskinmişler.  Askerler gerçek insan boyutlarında ve kolları yüzleri yedi ayrı parçadan yapılarak birbirlerine takılma suretiyle birleştirilmiş.

 
Mezar hala bir tepecik halinde ve açılmamış. Mezar alanı 6 km kare. Mezar doğuya bakıyor. Dünyanın en büyük mezarı olan bu sahanın 36 yıl boyunca 720bin işçi tarafında inşaa edildiği yazıyor belgelerde. Tümülüs dünyayı temsil ediyor, dağlar, içinden civa akan göller resmedilmiş, çünkü imparator gökyüzü ve yeryüzünü temsil ediyor. Mezarda oturan kadın figürleri ise hizmetçileri temsil ediyor. Ayrıca akrobatlar ve hayvanlar da var. Mezarın tavanının değerli taşlarla bezendiği anlatılıyor belgelerde. Mezarın içinde tuzakların olduğu da belirtiliyor. Çocuğu olmamış 48 cariyeyi de canlı canlı gömmüşler mezara. Mezarı inşaa edenlerde yerini söylemesin diye öldürülmüş. Ayrıca 460 aydın canlı canlı gömülmüş mezara.

 İmparator öyle bir adammış ki sağlık, tarım ve din kitapları haricindeki tüm kitapları yaktırmış. Ölçüleri standartlaştırmış, farklı hanedanlıklardan kalan şehir duvarlarını birleştirmiş. Üç suikast girişimine uğradığından ölümden korkarmış. Savaş sırasında öldüğünden kimseye haber vermemişler ki asker dağılmasın. Savaş alanından saraya kadar arabasında ölüsünü taşımışlar ve koku anlaşılmasın diye de önüne ve arkasına balık taşıyan arabalar koymuşlar.

12 Kasım 2012 Pazartesi

PEKIN 2012

Dört büyük icat diye anılan, kağıt, barut, pusula ve matbaanın keşfedildiği, ortak dilleri Mandarin olsa da 50’den fazla etnik azınlığı olan 1.340 milyar nüfuslu Çin yollarındayım. Çin bu dört büyük icadın yanısıra porseleni, ipeği, uçurtmayı, kağıt parayı, demir dökümünü, desimal sistemi, abacusu, kargo gemilerini ve şemsiyeleri yaratan kültür.

PEKIN
Altı yüzyıl başkentlik yapmış, 13. yüzyılda Cengiz Han tarafından yakılmış  Pekin’in havaalanı da, lüks Pangu Oteli de bir ejderhaya benzer şekilde yapılmış. Beijing, şehrin diğer adı ve ‘kuzeyin başkenti’ anlamına geliyor.

Otobanlardaki gişeler Çin stili çatılı tahta tapınakları andırıyor. Kimi kırmızı kimi altın rengi boyalı. Gişede genelde bayanlar ücret alıyor. Çin’de trafik  berbat derler, İstanbul’dan sonra o kadar da kötü gelmiyor gözüme. Çinliler artık zenginleştiği için eskisi kadar çok bisiklete binmiyorlar. Motosiklet alıyorlar, hem de bazıları elektrikli ama otobanlarda zaman zaman bisikletlilere rastlanıyor. Arabasını otobanlarda sürmek isteyenlerin devlete 20,000 TL ödemesi gerekiyor.

Sık sık hurma ağaçları görüyorum, kırmızı fenerler asılı Pekin sokaklarında. 1 Ekim’de kuruluş yıldönümlerini kutlamışlar.

Olimpiyat stadına yakın bir otelde kalıyorum ve Ming ve Qing hanedanlığı zamanında fermanların okunduğu, 1949’da da Mao’nun Çin Halk Cumhuriyetini ilan ettiği ‘cennetsel huzura giden kapı meydanı’ anlamına gelen Tiananmen meydanına doğru yola çıkıyorum.

1989’da hükümeti protesto eden binlerce öğrencinin katledildiği Tiananmen meydanı kocaman! Yasak Şehre giden kenarında devasa bir Mao resmi var, her sene 1 Ekim’de kuruluş bayramında değiştiriyorlar yıpranan resmi. Diğer kenarında ise devasa iki adet ekran var, Çin’in farklı yerlerini gösteriyor. Üçüncü kenarında Çin Milli müzesi ve sonuncusunda da parlamentosu var. Mao’nun mumyalanmış vücudu ise sabahları ve akşamüstüleri meydanın ortasındaki mazolede halka sergileniyor. Bu meydanda ilk defa bir Amerikalı country müzik grubu konser vermiş. Burası dünyanın en çok kameralı meydanı. Sokak lambalarının altlarında bile kameralar var.

UNESCO Dünya Kültür Mirasının bir parçası olan 720bin metrekarelik Yasak Şehir, dünyaya kapılarını ilk kez Bernardo Bertolucci’nin Son İmparator filmiyle açmış. Son İmparator Puyi’nin hayatı anlatılmış bu filmle. Qing hanedanlığının sonuncu İmparatoru olan Puyi son günlerini bahçıvan olarak geçirmiş ve bir zamanlarki sarayına turist olarak gitmiş. 1967’de ölünce külleri harem gözdeleri ve hadımağalarının bulunduğu mezarlığa defnedilmiş. Ancak 1995’de dul eşi mezarını normal bir mezarlığa defnedebilmiş.

500 yıl boyunca 24 imparator hüküm sürmüş Yasak Şehirde. Girişindeki davul ve çan kulesi eski bir Moğol adetinden kalma, tehlikeleri ve saati bildiriyor.  1920’lere kadar Çin dünyasının merkezi olarak kabul ediliyormuş burası.

İçerideki beş mermer köprü Confucianism’in beş prensibini temsil ediyor ve görevlilerin taktıkları yeşim kemere gönderme yapıyor. Meridian kulesinden İmparator savaşa giden ordusunu selamlarmış ve yeni takvim yılını gösteren seremonileri burada yaparmış. Bulutlar arasında incileri takip eden ejderhalarla bezeli rampayı sadece İmparator kullanabilirmiş. Saraydaki 200 tonluk birbirine geçmiş lotus dizaynlarından oluşan taş blok kışın yollara su döküp dondurulup üstünden kaydırılarak saraya getirilmiş.
İmparatoriçe sadece düğün günü bu yoldan yürüyebilirmiş. Rampalar dünyayı temsil edermiş. İmparatoriçe yeryüzünü, imparator da gökyüzünü temsil ediyormuş ve birleştiklerinde dünya oluşuyormuş.

Sarayın üç kapısı var ve her birinin çatısında dört çıkıntısı var. 3X4=12 O yüzden 12 imparatorluk sayısı. Çatıların köşelerinde yer alan tek sayılı figürler binaları yangından korumaya yararmış, çünkü tek sayılar su ile özdeştirilmiş. Tek sayılar yang’i, yani erkek karakteri, yani İmparatoru temsil edermiş. O yüzden de burdaki figürler dokuz adet. Denildiğine göre 9999 adet oda var ve 9X9=81 olduğundan dolayı İmparator kapılarında 81 adet bronz yuvarlak figür var. İmparatora dokuzun beşi diyorlar yani bir ve dokuz sayılarının ortasında yeryüzü gökyüzü dengesini sağlayan kişi. İnançlarına göre İmparator Tanrı’nın temsilcisi. Ejderha, İmparatorluk sembolü ve gökyüzü ve cenneti temsil ediyor.

Saray kapısındaki iki aslan koruma anlamına geliyor ve dişinin pençesinin altında bebeği varken, erkeğin pençesinin altında dünya var. Bu da doğum ve dünyayı sembolize ediyor.
Saraydaki sütunlara halk dileklerini bırakırmış. Tütsü çanaklarında yakılan tütsüler ise nazara karşı iyi geliyormuş. Sarayın çatısı dünyayı temsil eden  imparatorlara özgün sarı renkde. Bahçedeki bronz küpler, yangın halinde gerekecek su için dolu olarak tutulurmuş. Kütüphane çatısı suyun rengini temsil eden siyahtan yapılma, böylelikle yangınlardan korunuyor bina. Ama bu renk Mao’nun kültür devrimi sırasında kitapları yakmasını önleyememiş.

Sarayda 15-16 yaşındaki asil aile çocuklarını bir teste tabii tutarlarmış, geçenler imparatora hizmet etmeye hak kazanırmış.

İmparator hareminde 3000 gözde varmış. Çocuk sayısını ise bilmek zor. Üst düzey hükümet görevlilerinin hep birden fazla eşi olurmuş.  Prensler yeşil giyermiş, büyümekte olgunlaşmakta olduklarını sembolize etmek açısından. İmparator, kendisinden sonra gelecek İmparatoru seçermiş ve adını bir kağıda yazıp kağıdı da bir küpe koyup saklarmış. Çin yılbaşında ise sarayda yapılan törenlerde saray hazinesi halka gösterilirmiş. Saraydaki 1.5 miyon parçalık hazine bugün müzede.

Cennetsel Saflık sarayında son Ming İmparatoru kırmızı mürekkeple bir mektup yazıp ardından sarhoş olup 15 yaşındaki kızını ve gözdelerini öldürüp sonunda da kendini asmış. Bu sarayda Qing hanedanlığı sırasında, Mançuryalı şamanlar tarafından ay takviminin 7. ayının 7. gününde sevgilileri sembolize eden yıldızlar, İmparator ve gözdeleri için hayvanlar kurban edilmiş. Bu gün, Çin’de hala sevgililer günü olarak kutlanmakta.

İyi bir hasat için de hayvan kurban edilirmiş ve kurban eti pişirilirmiş sarayda. Hiçbir dünyaya meyil etmeden harmoni için de yaşarsak dünya güzelleşir barış ve düzen içinde olur der Confucius’un ‘Book of Rites’ kitabı. Çin’in en eski kitabı sayılan ‘Book of Changes’ ise cennet ve dünyanın birliğinden bahseder.

Çin kültüründe doğu baharı sembolize ediyor. Saray bahçesinde dalları birbirine sarılarak büyümüş iki ağaç var. Dendiğine göre son Qin hanedanı ve eşi burda resimlerini çizdirip öldüklerinde tek kanatları olan iki kuş olarak cennete uçacaklarını ve dünyada bu ağaç gibi beraber büyüyeceklerini sembolize etmiş. Eski zamanlarda bahçıvanlar ağacı ortadan ikiye böler, kesilen kısmı ıslak çuval ve ardından yağlı bezle sararlarmış ki ağaç ölmeden büyümeye devam etsin. Bu ‘V’ seklindeki ağaçlar, Çince insan anlamına gelen karakteri temsil ederlermiş.


Şehir duvarları en eskileri Jing hanedanlığı sırasında 1115-1234’de inşaa edilmiş. Moğol hanı Kubilay’da olmak üzere bir sürü hükümdar sırasında yenilenmiş bu duvarlar. Çan kulesinde 24 küçük ve bir büyük çan var. 24 çan günün saatlerini belirtmek için çalıyor. Bahar festivalinde halk gelip bu çanları iyi şans getirsin, kötü ruhları kovsun diye çalıyor. Bu binaların olduğu yere ejderha hattı deniyor çünkü saraya ait tüm binalar burda.

Eski Çin’I görebileceğim Hutong’lara gidiyorum. Bu bölge eskiden saray erkanının yaşadığı evlermiş. Hutong, Moğol lisanında ‘dar sokak’ anlamına geliyor. Yazın şehirde yeterince su bulunmadığından göl kenarına inşaa edilmiş. Asillerin evlerinin çift sayı olan 4 adet kirişi var. Kirişsiz evler halkın evleri. Çıkıntıların üstünde bol şans diye ibareler yazılmış, bir anlamda nazar duası. Bu çıkıntılar çöpçatanlığa da yarıyor. Herkes evine bakıp kendi sınıfına göre evleneceği kızı seçiyor. Eğer üst düzeyde bir erkek düşük seviyeden bir kıza gönül verirse, birlikteliklerinde kız gözde sınıfını geçemiyor. Yüksek sınıftan bir kızın kendinden düşük seviyede bir erkekle birlikteliği ise olası değil.

Evler bir avlunun etrafında toplanmış vaziyette. Sokağa açılan kapı feng shui’ye göre güneybatıda olmak zorunda. Bir evi ziyaret ediyoruz. 7 aile aynı avluya bakan evciklerde yaşıyor. Kirası 50 yuan, yani 15 YTL. Bahçedeki kafesde ufacık bir sincap yaşıyor. Kapı girişinde bir abacus ve su kabakları var. Su kabaklarının üstünde ‘bol şans’ yazıyor. Daha çok çocuk sahibi olabilmek için olduğunu söylüyorlar, birden fazla çocuğun yasak olduğu bu ülkede. Daha çok çocuk, daha çok prestij demek kültürlerinde. Özellikle kırsal kesimde bedava işçi anlamına geliyor. Oysa birden fazla çocuk yapana 350 dolardan 12bin dolara kadar ceza kesiyor devlet.

Avlu içine yerleştirilmiş bu evciklerde fakirler yaşıyor. Evlerde tuvalet ya da banyo yok. Kışın soğukda bile tuvaleti gelen mahallenin tuvaletine gitmek zorunda. Evin mutfağındaki lavaboda yengeçler canlı canlı dolaşıyor, kimi de kaçmaya başlamış bile yukarıya tırmanarak. Akşam yemeğinde yengeç var anlayacağınız. Bodrum katı gibi küçücük pencereli bu odada LCD TV ve klima var.

13. yüzyıl sonunda suni olarak yapılmış Kunmig gölü etrafındaki arazi 1750’de imparatorluk bahçesine dönüştürülür ve yazlık saray yapılır. Yazlık saray bugün UNESCO Dünya Kültür Mirasının bir parçası. Qing hanedanlığından dul İmparatoriçe Cixi sarı ipek bir perdenin arkasından 47 sene boyunca önce oğlu, sonra da yeğeni imparatora ne yapması gerektiğini söylemiş burda. 728m’lik bir bahçe koridoru var bu sarayda ve bu koridor Çin’in farklı yörelerinden manzara ve Çin edebiyatının hikayelerinden 8000 resimle bezenmiş. Donanma için ayrılmış paralarla, çay seremonileri için yaptırdığı mermer görünümlü taş ve tahtadan yapılma büyük bir teknesi var İmparatoriçe Cixi’nin. Pekin operası bu sarayda teşvik edilen bir sanatlardan biri. Yazlık saraydaki iki kule askerlerin ve bilimadamlarının imparatora verdiği desteği sembolize ediyor.

Dünyanın 7 harikasından biri olan yer yer genişliği 9m ve yüksekliği 15m’e kadar yükselen Çin Seddindeyim. Turlar farklı farklı bölgelerine getiriyorlar Çin Seddinin. Bizim geldiğimiz tarafında üç gözetleme kulesi var dağlarda. Ve bu üç kuleye giden merdivenler. Dik merdivenleri tırmanmaya başlıyorum ama daha ilk kuleye gelmeden geriye dönüp manzaraya bakınca ne kadar yükseğe çıktığımı algılayıp merdivenleri dolduran kalabalık ve itiş kakışdan tırsıp merdivenlerin ortasına oturuyorum biraz soluklanmaya. Manzarayı içime sindirip korkumu yendikden sonra tırmanmaya devam ediyorum. Çin seddi yılan gibi kıvrıla kıvrıla gidiyor önümde.

İlk duvarlar MÖ 7. yüzyılda yapılmışşsa da esas büyük kısım MÖ 2. yüzyılda yapılmış ve bu duvarlar birbirlerine bağlanmış. Bu duvarları her ne kadar Moğollar atlarıyla geçemesin diye yapmışlarsa da hem 13. hem de 17. yüzyılda bu duvarlar aşılmış. Seddin  yapılmasının bir diğer sebebi de İpek Yolu üzerinde nakledilen mallardan gümrük almakmış. Arkeolojik araştırmalara göre tüm seddin uzunluğu 21bin km. Gözetleme kulelerinde kurutulmuş kurt tezeği yakarak haber ulaştırırlarmış. Kuleler iki ok atışı birbirinden uzakda inşaa edilmiş ki korunamayan tek karış kalmasın.

Çin seddi boyunca çiftlerin isimlerini yazıp bıraktığı kilitlere rastlıyorum. Çin seddinde kullanılan taşlarla 5m yükseklik ve 1m ende bir duvar yapılsa Ekvatoru çevreleyebilirmişiz. 1970’lerde ABD cumhurbaşkanı Nixon burayı ziyaret ettikden sonra turizm patlaması yaşanıyor ülkede.

Akşam Wangfuging alışveriş caddesine gidiyoruz. Sokak satıcıları şişlere dizdikleri akrepleri, hamam böceklerini, larvaları, deniz yıldızlarını, tüyleri yolunsa da gözleri gagası üstünde duran kuşları, deniz atlarını, deniz kestanelerini, yılanları ve tavuk pençelerini yağa atıp kızartıyorlar.


Akşam mitolojik bir hikayenin anlatıldığı bir şova gidiyorum. Sahne düzeni süper, sanki Broadway şovu. Sahneler sağdan soldan geliyor, iniyor, çıkıyor, dönüyor ve en sonunda da 40 ton su sel olup sahnede akıyor. Miss Saigon’da sahneye helikopter iner, Phantom of the Opera’da nehirde sandalla gezerler ama bu şov onlardan daha etkiliyor beni.


Devam edecek... 

10 Eylül 2012 Pazartesi

Polonya-Kültür

POLONYA- KÜLTÜR
Kopernik’in, Chopin’in, Marie Curie’nin ve Amerikan film şirketi Warner Brothers’ın sahibi dört erkek kardeşin ülkesinde kültürel farklılıklara rastlıyorum. Anneannem ekmek yere düşünce üç kez öpüp alnına koyardı, Polonyalılar da öpüyor. Onlar için ekmek kutsal. Bizler nasıl çok içtikden sonra işkembe çorbası içiyorsak onlar da zapiekanki yiyorlar. Ekmek somununu uzunlamasına ikiye kesip üstüne peynir ve mantar koyup fırınlıyorlar ve ketçapla yiyorlar.

Ormanlarda ve dağlarda mantar toplamak onlar için bir haftasonu eğlencesi. 2008 istatistiklerine göre her Polonyalı senede 17lt votka içiyor. Durum böyle olunca da sabahın köründe sarhoşları sokaklarda görebiliyorsunuz. Krakow meydanında kahve içerken yaşlıca bir adam sallanarak masasından kalkıyor ve diğer masaları devirerek yere düşüyor. Polonya’da votkayı kieliszek denen 50ml’lik shot bardaklarından içiyorlar. Bir dikişte içmeleri adetten. Votka gırtlakdan geçer geçmez çok yakmasın diye ya soda içiyorlar ya da birşeyler atıştırıyorlar. Bahşişi masaya bırakmak Polonyalılara göre çok kaba bir davranış, aman dikkat!

Rehber kitaba göre Polonyalıların bir atasözü var, ‘evdeki misafir evdeki Tanrı demekdir’. Oysa 2 yaşındaki bebeğini bir müddet oyaladığım Polonyalı anneye ya da treni sorup gülümseyerek baktığım kadından aldığım buz gibi surat ifadesiyle şaşakalıyorum. Oysa Amerikada yaşayan, birlikte JP Morgan’da çalıştığım Dorotha oldukça güleryüzlüydü.

Papa John Paul II gerçekten bu kadar çok kiliseyi dolaştı mı bilemiyorum ama bir sürü kilisede onun resmi var. İsa, Meryem bir de John Paul II, anlayacağınız. Polonya’nın %95’i Katolik.

Erkekler kadınlara sık sık çiçek hediye ediyor ama buketin çift sayıda olmaması gerekiyor, yoksa uğursuzluk getiriyor. Gül özel günlerde alınıyor. Kimse kimseye ayakkabı almıyor, çünkü alan kişi diğerinin hayatından çıkar diye bir inançları var. Eğer bir şeyi evde unutup almak için geri dönerlerse bunun kötü şans getireceğine ve eğer biri ayakkabısını masanın üstüne koyarsa birinin öleceğine inanıyorlar.

Polonyalılar doğumgünü yerine isimgünlerini kutluyorlar. İnsanlar çocuklarına azizlerin isimlerini veriyorlar. Azizlerin isimlerine karşılık gelen günler var. O günlerde çocuklara hediyeler veriliyor.

Polonya TV’sinde Çince Jackie Chan filmi oynuyor. Adamın teki arkada düz metin okur gibi tercüme ediyor tüm filmi. Dublaj yok, altyazı yok.

Polonyalılar homoseksüellerden pek haz etmeyen bir toplum, öyle ki bir ara Teletubbies oyuncağı Tinky Winky’nin –ki bu oyuncak erkek- kadın çantası taşımasının çocuklar üstündeki etkisini bile araştırmışlar.

Polonya’da kırmızı ışıkda yürüyen yayalara 25 euro ceza kesiyorlar. Burda da korsan taksi var. Tuvaletlerdeki üçgen erkeği, yuvarlak ise kadın tuvaletini temsil ediyor.

Polonyalılar leyleklerin şans getirdiğine inandıklarından çatılarına vagon tekerlekleri  yerleştiriyorlar ki leylekler yuva yapsın. Telefon şirketleri bile kulelerini leyleklere uygun yapıyor. Hikayeye göre Nuh’un gemisine binmek istemeyen leyleğe Tanrı tarafında kibrini hatırlatmak için kanatlarındaki siyah çizgi verilmiş. Yuvası Afrika olan bu kuş o günden beri Mısır ve Polonya arasında uçarak yuvasını aramaktaymış.

Polonya, Avrupa’yı tarih öncesi çağda kaplayan ormana hala sahip tek ülke. Ormanlarında 500 yıllık meşe ağaçları var.

Polonya’da olduğum süre içinde gazeteleri inceliyorum. En büyük haber Amber Gold denen piramit şeklinde çalışan bir şirketin milleti dolandırması. Altına yatırım yapacağız, %10 kar elde edeceksiniz diye 50,000 kişiden 24milyon dolar toplamış sonra da batmış. İşin ilginç yanı başbakan Tusk’ın oğlunun bu şirkete danışmanlık yapması.

Naziler Polonyayı işgal ettikden sonra burda bulunan bir at çeşidini Almanyaya kaçırıp ari atı üretmeye çalışmışlar. Şimdilerde Polonya’da üretilen bu atlar her sene yapılan uluslararası bir açık arttırmayla satılıyor. Bu senenin en pahalı atı 440bin euroya Birleşik Arap Emirliklerinden birine satılmış. İkinci en pahalıyı ise 370bin euroya Rolling Stones’un davulcusunun eşi almış. Bugüne kadar satılan en pahalı at ise 2008’de 1.25milyon euro’ya Birleşik Arap Emirliklerinden birine satılmış.

Polonya’da da inşaat sektörü patlamış ve yabancılar çok ev alıyormuş. Aile yapısı değişmeye başlamış. Erkekler bebekleri olduklarında 14 gün ücretli izin alabiliyormuş. Kadınlara şiddet hala bir sorun. Çingeneler ardından da Araplardan pek haz etmiyorlar. Tüm bunlar bakanlıkdan verilen bilgiler.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Gezdiğim Ülkeler Listesi

Sık sık hangi ülkelere gittiğimi soruyorlar. İşte size tam liste:

AVRUPA (29 ÜLKE)
Almanya (2011-Berlin)

Andora (2009)

Avusturya (1993 ve 2012-Viyana)

Belçika (1994- Brüksel, Brugges, Kortrijk)

Bosna ve Hersek (2007- Mostar ve Saraybosna)

Bulgaristan (2012- Sofya ve Plevne)

Çek Cumhuriyeti (1993 ve 2012- Prag, 2012- Karlova Vary)

Danimarka (1991- Copanhagen, Helsingör)

Estonya (2011- Talin)

Finlandiya (2011- Helsinki)

Fransa (2 kez- 1985 ve 1999’da Paris, 1985’de Nice, Cannes),

Hırvatistan (2007- Dubrovnik, Kolocep, Lopud ve Korcula adaları, 2012- Split)

Hollanda (3 kez-1994’de Holland Islands, 1995 ve 2003’de Amsterdam)

İngiltere(1985, 1987, 1993, 1994’de 10 kez- Londra, Bath, Bournemouth, Oxford, Cambridge, Isle of Wight, Salisbury, Winchester, Milton Abbas, Broadlans, Stratford-upon-Avon, Warwick, Windsor),

İskoçya (1993- Edinburg),

İspanya (4 kez- 1985, 1991 ve 2011’de Madrid, 2009 ve 2011’de Barcelona, 2009’da Gerona, 2011’de Granada, Cordoba, Sevilla, Toledo)

İsveç (1991- Göteborg, Lilla Vra, Helsinborg)

İsviçre (1990- Zurich, Bern, Luzern, Cenevre)

İtalya (4 kez- 1985 ve 2012’de Roma, 1990 ve 2010’de Venedik, Floransa, 1990’da Bolzano, Garda, Milano, Pisa, Siena, San Gimignano,Verona, 2012’de Pompei),

Letonya (2011- Riga)

Litvanya (2011- Vilnius)

Lüksemburg (1994)

Macaristan (1993- Budapeşte ve Estergon)

Polonya (2012- Varşova, Krakow, Gdansk, Malbork, Oswiecim, Wieliczka)

Portekiz (1985- Lizbon),

Rusya (2010’da Moskova ve St Petersburg)

Slovakya (2012- Bratislava)

Vatikan (1985)

Yunanistan (3 kez-1995’de Rodos, 2003’de Patmos, Atina, San Torini, Mikanos, Girit, 2012’de Selanik ve Kavala)


ASYA (18 ÜLKE)
Bhutan (2010’da Timpu, Paro)

Çin (2012- Şangay, Guilin, Xian, Beijing)

Dubai (2010)

Endonezya (2010’da Bali’de Ubud ve Jimbaran)

Hindistan (2006’da Mumbai, Varanasi, Sarnath, Khajuraho, Agra, Yeni Delhi, Jaipur, Udaipur)

Japonya (2007’de Tokyo, Fuji Dağı)

Kamboçya (2 kez- 2007’de ve 2009’da Siem Reap ve 2009’da Phnom Penh)

Katar (2010)

KKTC (1986, 1991’de 2 kez, Girne, Magosa, Lefkoşe)

Laos (2009- Luang Prabang ve Vientian)

Lübnan (2012- Beirut, Harissa, Byblos ve Deir al-Qamar)

Malezya (2009- Kuala Lumpur)
Myanmar (2013- Yangon, Bagan, Mandalay, Inle gölü ve Heho)

Nepal (2006 ve 2010’da Kathmandu)

Singapur (2010)

Tayland (2007- Bangkok, Phuket, Phi Phi, Mercan adaları, Phang-nga koyu, 2013 Bangkok, Sukotay, Chiang Mai ve Chiang Dao)

Tibet (2010- Lhasa, Gyantse,Yandrog gölü)

Vietnam (2009- Ho Chi Minh (Saigon) ve Hanoi)

AMERİKA (9 ÜLKE)
ABD (Michigan-13 sene yaşadım, ilk seyahatim 1988’de)

Arizona eyaletinde Grand Canyon- 1994

California’da Barstow, Calico, Baker, San Francisco, Monterrey, Carmel, Death Valley, Yosemite, Rhyolite, Lee Vining, Fish Camp, San Simeon, Muirwoods, Big Sur- 2003 ve Los Angelos- 1994

Florida’da Orlando, Vero Beach- 1996 ve Miami, Key West -2002

Georgia’da Savannah-1999,

Güney Carolina’da Hilton Head Island-1999,

Güney Dakota’da Badlands, Rapid City, Mt Rushmore-2007

Illinois’da Chicago-1998,

Kuzey Carolina’da Asheville, Smokey Mountains, Charlotte ve Carolina Beach-2001

Maryland’de Washington D.C.-1998,

Michigan Frankenmuth, Mackinac Island, Petoskey, Charlevoix,

Nevada’da Las Vegas, Mojawe çölü, Valley of Fire,- 1994 ve 1995

New York’da  New York-1992 ve Thousand Island-1997,

Ohio’da Shipshewana-2000

Texas’da Houston, Dallas-2000 ve San Antonio-1998

Wyoming’de Casper, Devils Tower, Yellowstone, Grand Tetons-2007


Arjantin (1991- Bounes Aires, Patagonya’da Puerto Madryn, Peninsula Valdes)

Aruba (2000)

Brezilya (1991- Rio de Jenairo ve Iguassu Falls)

Kanada (1988 ve 1997’de Niagara Falls, 1997’de Toronto, 1998’de Ottowa, 2006’da Vancouver)

Küba (2011- Havana, Trinidad ve Santa Clara)

Meksika (1988’de Monterrey, 1998’de Cancun ve Chichen İtza, 2008’de Mexica City, Teotihuacan, San Cristobal de las Casas, San Juan Chamula, Zinacantan, Palenque, Uxmal, Playa del Carmen)

Puerto Rico (1999)

Peru (2002- Lima ve Urubamba, Cusco)


AFRİKA (3 ÜLKE)
Etiyopya (2010- Addis Ababa, Awassa, Arba Minch, Jinka, Mursi ve Hammer köyleri, Omorate ve Kircho)

Güney Afrika- (2012- Cape Town)

Mısır (1992- Kahire, Aswan, Luxor,)

OKYANUSYA (2 ÜLKE)
Fransız Polonezyası (2001- Tahiti, Bora Bora ve Morea)

Hawaii adalar topluluğu (2004- Büyük ada da denen Hawaii, Oahu ve Maui)

7 Nisan 2012 Cumartesi

Dünyada ilk kalp naklini yapan Dr Christiaan Barnard’ın Cape Town’u

Cape Town ülkenin üç başkentinden sadece biri ve yasama başkenti, Pretoria yönetme, Bloemfontein ise yargı başkenti. Bayraklarındaki renkler gökkuşağını, dolayısıyla da ‘bir sürü ırkdan oluşmuş bir ülke’ olduklarını sembolize ediyor. Dünyadaki en büyük altı bitki krallığından biri burası. Q sesini dillerini damaklarına vurarak çıkarıyorlar. Bizim hayır anlamına gelen ‘cık’ sesimiz gibi. Böyle yapılan şarkılar varmış, ‘click tongue’ denen.

1795’de gelen İngilizler, kardeşi kardeşe düşürüp, yardım maksadıyla anlaşma imzalatıp yerlilerin topraklarını ellerinden almışlar. Hep hatırlarım rahip Desmond Tutu’nun sözlerini, ‘misyonerler geldiklerinde onların İncil’i, bizim de toprağımız vardı’. Dua edelim dediler. Bir gözümüzü açtık, bizim İncil’imiz var, onların da toprağı’.

Zencilerin oturduğu mahalle olan District 6, 1970’lerde buldozerlerle yerle bir ediliyor ve 60bin kişi evlerinden çıkarılıyor. Bu kişilere şehir dışında ev yapabilmek içinse yeni yollar için ayrılan parayı aktarıyorlar, o yüzden de şehrin içinde yarım kalmış köprü inşaatı görüyorsunuz, sanki yolun yarısı koparılmış gibi havada asılı.

Bugün siyahların %99’u işsiz ve yol kenarlarında bekleyip günlük işçi olarak kiralanmayı bekliyorlar.

Zengin evlerinin bahçe duvarlarının etrafı elektrik verilen tellerle çevrili. Onların Pronet’i ADT hırsız girince polise haber vermek yerine silahlı adam yolluyor.

Denizciler için deniz feneri gibi bir sinyal noktası olan 1060m yüksekliğindeki Masa dağının alt kısmı granit, üstü ise kumtaşı. Kuzeyden akan büyük nehirler kat kat ufak taş, kum, çamuru seviye seviye biriktirmiş. Bu 100 milyon sene sürmüş ve ağırlıkdan, kum artık çimento gibi sertleşmiş. Tabii bu olay 460 milyon sene önce bitmiş. Anlayacağınız çimento gibi sert bir dağ ama esasında kum. 10 milyon sene sonra bu dağ eriyecekmiş erozyondan dolayı.

Cape point bir çoğunun sandığı gibi Afrika’nın en uç noktası değil en uç güneybatı noktası. Agulhas en güney nokta. Tepeye çıkarken rüzgar beni savurup duruyor. Zorlu bir tırmanış oluyor ama yukardan manzara bir içim su! Burnun bir tarafı Atlantik bir tarafı Hint okyanusu.

Mandela’nın bir müddet hapsinde kaldığı Robben adasına ve township denen zenci mahallelerine gidiyorum. Her ülkenin gettosu vardır, gecekondusu vardır. Hindistan’da sokakları sidik kokar. Ama hiçbir ülkede topluma açık duşların ve tuvaletlerin etrafının tellerle çevrildiğini, kapılarında kilit olduğunu ve de önünde güvenliğin beklediğine şahit olmadım. Adamların o kadar gözü dönmüş ki ne varsa çalıyorlarmış, o yüzden de önünde güvenlik bekliyor. Bakkal bile malını demir parmaklılıklar ardında kimseyi içeri sokmadan satıyor. Okulların da etrafında dikenli teller var. Ülkenin nüfusu 50 milyon ve 40 milyonu bu gecekondularda yaşıyor. 4 milyonu hala evsiz. Sokaklarda ‘herkes komşusuna yardım etse kimin yardıma ihtiyacı kalır’ diye yazılar var. Geçenlerde bir bölgedeki sel baskını sonucu çocuklar kitaplarını plastik kutulara koyup nehri yüzerek okula gitmişler.

Büyücü bir doktora gidiyoruz. Migrenime çare olur mu acaba? Daracık karanlık ve her bir rafından ne olduğunu anlayamadığım bir takım otlar, kurutulmuş hayvan derileri sarkan bir dükkan burası. Babadan oğula geçiyormuş bu meslek.

Sokaklarda atılmış her türlü ahşap malzemeyle mangal yakıp üstünde koyun kellesi pişiriyorlar. Mangalı böbrek yağıyla yağlıyorlar. Kadınlar su kaynatıyor kazanlarda. Tavuk tüylerini daha kolay yolabilmek için kaynayan suya sokup çıkarıyorlar. Temiz içme suyu lüks buralarda.

6 milyon AIDS’li var ve bu da nüfusun nerdeyse onda biri ediyor. En sık toplantı çeşidi cenazeler bugünlerde. Artan cenaze maliyetlerinde indirim alabilmek için insanlar cenaze kurumlarına üye oluyor. AIDS yüzünden oluşan ölümlerle sık sık büyük çocukların reisliğinde aileler gözüküyor ya da büyükanneler torunlarına bakıyor. HIV’den ölenlerin aileleri utanıp akrabalarının AIDS’den değilde veremden öldüğünü söylüyor.

Erkekler 18 yaşında sünnet oluyor ve ceketle kasket giymeye başlıyor erkek olduğunun bir simgesi olarak. Şimdilerde 16 yaşında da sünnet etmeye başlamışlar. Evlenirken kadının ailesine başlık parası veriyorlar. Eğer kız eğitimliyse paranın meblağı artıyor.

Kalem testi diye bir şey duydunuz mu hiç? Renklilerle yani Hintli, Çinli vs, siyahları ayırmak için beyaz Afrikalıların ortaya çıkardığı bir test bu. Kalem saçın içine girmezse o siyah demekmiş çünkü saçları karışık kıvırcık ya.

Mandela 1964’da ömür boyu hapse mahkum edilmiş. Karısı 1400 km yol yapıp 30 dakika görebiliyormuş kocasını. Karısı o kadar sık tevkif edilmiş ki, artık evin kapısında ufak bir bavul tutar olmuş. Mandela, Robben Adasına arkadaşlarıyla beraber getirildiğinde, hukuk okumuş olan Mandela’ya gardiyan ‘ikimiz eğitimli insanlarız’ demiş, ‘böl ve yönet takdiği’ gereği. Arkadaşı bağımsızlık kahramanlarından Steven Tefu’ya ise ‘sen beşpara etmez adamın tekisin’ demiş.  Tefu karşılık vermiş ‘ben bütün dünyada tanınıyorum, üstelik senin başbakanından daha çok tanınıyorum’. Hapiste taş ocağında çalıştırılan Mandela ve arkadaşlarının ellerindeki yaralara doktor falan bakmadığından, yaraların üstüne işemişler, iyileşsin diye.

Günde bir kere yemek verilmiş mahkumlara ama siyahlara verilen yemekler her zaman renklilerden daha azmış. 6 ayda bir ziyaretçiye izin vermişler ama 18 yaş altındaki ziyaretçiye izin vermemişler. Dolayısıyla da mahkumlar çocuklarını 18 yaşına gelene kadar hiç görememişler. Sorun çıkaran mahkumların ise mektup yazma hakları 6 aya kadar alıkonuyormuş. İççamaşırı, çorap ve ayakkabı verilmiyormuş mahkumlara. Ada 1997’de müze olmuş, 1999’da ise UNESCO dünya kültür mirası.

Siyah rehber sürekli gelen turistlere teşekkür etti, ‘siz olmasaydınız apartheid bitmezdi, siz sesimizi dünyaya yaptığınız protestolarla duyurdunuz’ dedi.

HAYVANLAR ALEMİ
Yolda baboon’lar cirit atıyor. Devekuşları, foklar, dağ zebraları ve antelop gördüğüm diğer hayvanlar arasında. Ufak bir safari yapıyorum anlayacağınız.

Simon’s Town’da Boulders koyuna Penguen görmeye gidiyorum. Yumurtalarının üstüne tünemişler. Martılar da dolanıyor etrafda belki bir yumurta kaparım diye. Penguenler her sene tüylerini döküyorlar ve bu 21 gün zarfında su geçirmez özelliklerini yitiriyorlar. O yüzdende tüy dökme mevsimi öncesi kilo alıp 21 günde ekstra kilolarını kullanıyorlar. Penguenler saatte 20km hızla yüzebiliyorlar ve çoğu hayatları boyunca tek eşli kalıyor.

İbikleri mavi, vücutları siyah beyaz benekli bir tür tavuklar var botanik bahçesinde. Birine yem atınca hepsi üşüşüyor. Taşlaşmış ağaçları görüyorum. Kimi zaman ağaç dalları ya da gövdesi sel sularıyla ordan oraya savrulur ve üstü kum ya da çamurla kaplanır. Böyle olunca da ağacın normal çürümesi için gerekli olan oksijen ağaca erişemez. Sonunda suyun içindeki mineraller kütüğe işler ve ağacın organik elementlerinin yerini alır. Üstünden milyonlarca yıl geçince de ağaç taşlaşır.

Aslan çiftliğine doğru yoldayım, Finli bir çiftle. Girişinde tavuk üretme çiftliği var. Dünyadaki sirklerden kurtarılan hayvanlar ömür boyu burda yaşıyor ve onların yemek masrafını karşılamak için evlatlık alabiliyorsun. Yani parayı ödüyorsun, ama hayvan çiftlikde yaşıyor. Saat 16.00’da beslenme saatleri. Bakıcılar elektrikli teller arkasındaki hayvanlara 4-5 tavuk atıyorlar. Şimdi anladınız mı girişdeki tavuk çiftliğinin sebebini. Kıtır kıtır kemiklerini kırarak yiyor aslanlar bu tavukları. Bu hayvanları vahşi doğaya bir daha bırakamıyorlar çünkü avlanmayı bilmiyorlar. Bebekleri diğer çiftliklerdeki gibi sevdirmiyorlar, vahşi hayata sadık kalabilmek adına. Zira sevdirilen aslan yavruları annelerinden ayırılıyormuş ki aslan 6 ay içinde yeni bir bebek dünyaya getirsin. Normalde aslan 2 seneden önce yeni bir bebek doğurmazmış. Bu yavrular insanlar sevsin diye normal çevrelerinden uzak yaşatıldıklarından asla vahşi hayata dönemiyormuş ve sirklere satılıyormuş. Bu aslan yavruları ısırmasın ve tırmalamasın diye önce eğitimden geçiriliyormuş. Ayrıca bu yavrular insanlar için ölümcül sonuçlar taşıyabilecek parasitler taşıyormuş. Aslanlardan biri bembeyaz, bunun albino değil özel bir tür olduğunu öğreniyoruz.

Aslanlar gruplar halinde yaşıyor. Erkek aslanlar, bölgeyi korumakla yükümlü. Bu bölge 259 km kareye kadar bir arazi olabiliyor. Yok yanlış yazmadım, birim 259 km kare. Bölgelerini işeyerek belirliyorlar. Dişilerin görevi avlanmak.

Aslanı, pengueni, Ümit Burnu, Masa dağıyla aklımda kalacak bir ülke Güney Afrika. Ama en çok da deniz kenarında çok ucuza yiyebileceğiniz jumbo karidesleriyle...

28 Mart 2012 Çarşamba

Büyükadada bir Viyanalı

Hazır hava ısınmışken adalara gitmeli. Her dilden her ırkdan insan var bu vapurda. Sarışın  bir turistin yanına oturuyorum, kadın sıcak bir gülümseme ile Türkçe ‘merhaba’ diyor. Nerelisin diyorum, İngilizce, Viyanalı diyor Türkçe. Başlıyor Türkçe anlatmaya, iş için gelmiş. Bir ilaç şirketinde çalışıyor. ‘Çırağan’da dün gece 40 Türk doktora bir gece düzenledim. Sabah ikiye kadar gitmediler, sabahda ezanla uyandım, 4 saat uykuylayım, kocam eve dönünce uyursun adalara git dedi’, diyor. Gece için Viyana’daki Türk arkadaşının yardımıyla Türkçe açılış konuşması hazırlamış. ‘Alkışladılar, hatta bazıları ağladılar’ diye anlatıyor.

‘Türk arkadaşımın yolladığı sms’de anlamadığım 2 cümle var, yardım etsene’ diye rica ediyor. Birinci ‘iyi dolaşmalar’, tercüme etmesi kolay. İkinci ‘gözün aydın’. Hadi bakalım tercüme edin, kolaysa. ‘Göz ne demek biliyorum ama cümleyi anlayamadım’ diyor.

‘Geçen gün menüde görüp tavuk istedim, puding geldi. Tavuk gibi gıdakladım, ben tavuk istedim diye. Meğer tavuk göğsü tatlıymış.’

‘Ayran çok seviyorum, burda her sabah içiyorum. Fayton turu yapalım beraber. Fayton VW’nin büyük tür bir araba markası ama pek beğenilmedi, Avusturya’da. Sahlep mi, kimse bugüne kadar bana ondan bahsetmedi. Alıp kocama yapayım.’ 

Evi Viyana’daki Türk büyükelçiliğine çok yakınmış. Büyükelçi onu Davutoğlu’nun Viyana ziyareti için elçiliğe davet etmiş. ‘Davutoğlu, Avusturyalı hanımlarla Almanca konuşmak istiyormuş.’

Viyana’daki Türk arkadaşı Avusturyalı olmayıp Avusturya’da iş hayatında en başarılı olan kadın ödülünü almış. ‘Viyana’ya gel, gezdireyim, sen bana çok güzel İstanbul hikayeleri anlattın’ diyor. Eh artık yapmalı bir plan.

 Ayrılıyoruz güzel bir günün ardından. Ertesi sabah Türkçe bir sms; ‘canım arkadaşım havaalanındayım dönüyorum, bekliyorum, öptüm’. Ertesi gün Türkçe bir e-mail, ‘sahlebi yaptım kocam çok beğendi’. İki gün sonra Türkçe bir sms, ‘Bulgaristan’a gidiyorsundur, iyi yolculuklar, bende Düsseldorf’a gidiyorum.’ Bu kadar ilgilisini görmedim. Haftaya gelecek olan Fransız arkadaşıma da birkaç cümle Türkçe öğretmek farz oldu artık.

31 Mart Ctesi Yeni Seminer (Konu: Güney Afrika)

Merhabalar
Bu  cumartesi (31 Mart) Kafika'da kültürel farklılıklar workshop’umda konumuz Güney Afrika

  • Siyahların yaşadıkları mahallelerde hamam ve okulların önünde her türlü soyguna karşı güvenlik bulunduğunu,
  • Siyah Hristiyan erkeklerin 18 yaşında sünnet olduğunu,
  • Anne balinaların bebeklerini bırakıp Antartika’ya yüzemedikleri için bu kıyılarda kilo verdiğini
Biliyor muydunuz?

Salon kirası gene yediğiniz içtiginiz hariç 20 TL.

Saat: akşam 8:00

Mekan : Kafika


Taksim Garanti bankasından inen Kazancı yokuşunda, yada Fındıklıdan gelenler için Fındıklı yokuşunda bir yer. Yokuş 3 yol ayrımına geldiğinde (Sıraselviler, cihangir ve fındıklı) soldaki yolda kalan portakal ışıklı yer. Web sitesinden de adresine bakabilirsiniz.

Dostcakalın

Mehpare








20 Şubat 2012 Pazartesi

25 şubat Ctesi Fındıklı Kafika'da yeni seminer


Merhabalar
2 senedir vermekte olduğum Kültürel Farklılıklar seminerimin bir yenisi bu Ctesi Fındıklı Kafika'da. Konu farklı ülkelerdeki cenaze gelenekleri, batıl inançlar ve semboller. Görüşmek üzere...
  
  • Türkiye’de küfür anlamına gelen başparmağı 2 parmağın arasına sokularak yapılan hareketin Latin Amerika’da nazara karşı kullanıldığını,
  • Tuva Özerk Cumhuriyetinde masadaki kırıntıyı elle toplarlarsa paralarinın azalacağına inandıklarını,
  • Santorini’de günahkarların eşek olarak yeniden dünyaya geldiğine inanıldığını, o yüzden de eşeklere iyi davranıldığını,
  • Vietnam’da gömülen ölüyü 3 sene sonra çıkarıp kemiklerini temizleyip bir kaba konduğunu
Biliyor muydunuz?

 Salon kirası gene yediğiniz içtiginiz hariç 20 TL.
25 şubat ctesi
Saat: akşam 8:00
Mekan : Kafika

Taksim Garanti bankasından inen Kazancı yokuşunda, yada Fındıklıdan gelenler için Fındıklı yokuşunda bir yer. Yokuş 3 yol ayrımına geldiğinde (Sıraselviler, cihangir ve fındıklı) soldaki yolda kalan portakal ışıklı yer. Web sitesinden de adresine bakabilirsiniz.
Dostcakalın

17 Ocak 2012 Salı

Bugüne kadar en çok beğendiğiniz ülke hangisi ve neden?

Benim için tek cevabı yok. Kültürel farklılık açısından Etiyopya, dağlar açısından Peru, deniz ve adaların güzelliği açısından Bora Bora, yaşam ve tarihin içiçeliği açısından İtalya. Ya sizce?

15 Ocak 2012 Pazar

21 Ocak Kültürel Farklılıklar Semineri

Bu cumartesi (21Ocak) konumuz aile, çocuklar ve düğün gelenekleri
 
  • Nepal’de kadınların eşlerine ‘tanrım’ dediklerini ,
  • Hindistan’da kız bebeklerini doğru dürüst beslemeyip ölüme terk ettiklerini,
  • Pakistan’da kadının boşanabilmesi için kaçırılması gerektiğini
Biliyor muydunuz?
Salon kirası gene yediğiniz içtiginiz hariç 20 TL.
Saat: akşam 8:00
Mekan : Kafika
Isteyenlerle Kafika'da saat 6'da buluşup yemek yiyip sohbet edebiliriz.
Taksim Garanti bankasından inen Kazancı yokuşunda, yada Fındıklıdan gelenler için Fındıklı yokuşunda bir yer. Yokuş 3 yol ayrımına geldiğinde (Sıraselviler, cihangir ve fındıklı) soldaki yolda kalan portakalışıklı yer. Web sitesinden de adresine bakabilirsiniz.
Dostcakalın
 

3 Ocak 2012 Salı

2011 MUHASEBESİ

Sene sonunda hiç kendi kendinizle baş başa kalır muhasebe yapar mısınız? Ben yaparım. Biten seneyi gözden geçirir, beni mutlu eden şeyleri düşünürüm. Mutsuz edenleri hatırlamaya hiç gerek yok nasılsa.
İ

1 MUHASEBES'Okuduğum en güzel kitap- Yılda 10 milyon dolar kazanan Amerikalı televizyoncu Barbara Walters’ın hayatını anlatan Audition. Kaşıkçı, şu ünlü yatı Nebile’de sürekli bir Hintli guru tutarmış, misafirleri için. Ne düşünceli evsahibi değil mi? Aslında pek değil. Amacı misafirlerinin yani iş adamlarının guruyla iş sırlarını paylaşma umuduymuş.

En güzel tatil- Liseden arkadaşım Hülya ve ailesinin İznik’de bir çiftliği var. Bir hafta sonu beraber gittik. Konteyner’dan yapılma her detayı düşünülmüş evin kış bahçesi sayılabilecek her yanı cam kısmındaki çekyatta kalıyorum. Sabah uyanıyorum. Meyva ağaçları sisler arasında, güneş doğmak üzere. Öyle spiritual bir atmosfer var ki, becerebilsem meditasyon yapıcağım. Eh bari en azından gülümseyeyim yeni doğan güne. İki kangal bana dostça yaklaşıyor gün boyunca, havlamadan sevdiriyorlar kendilerini, köylüler yanına yaklaşamazken...

Gördüğüm en güzel yer- Endülüs, İspanya. Sonunda Istanbul’dan daha etkileyici bir yer gördüm dedim kendi kendime ta ki İstanbul’a İspanya çöl sıcağından dönüp Üsküdar vapuruna binene kadar. Boğazın ortasında yok valla burdan güzeli yok, şehrin ortasından deniz geçiyor, daha ne olabilir dedim kendi kendime.


Tanıştığım en ilginç insan- Aslında iki kişi. Fransız sanat tarihi hocası Isabel bana Lozan’da verdiği derslerin slide’larını gösterip bir dönem Osmanlı olmanın Avrupa’da nasıl moda olduğunu anlattı. Çin’de yapılan porselenlerin üstüne Osmanlı kıyafetli insanların resmedildiğini, Maria Antoinette’in sarayında bir odanın duvar kağıtlarının Osmanlı kıyafetli insan desenleriyle kaplı olduğunu biliyor muydunuz?
 
Diğeri ise Türk vatandaşlığını alan bir Alman. Türkiyede büyümüş. Anne babası Alman lisesinde hocaymış. Hiç aksansız Türkçe konuşuyor. Ağbisi aradığında telefonda aralarında Türkçe konuşuyorlar. Almanya'da bir Almanla evli. Kocası Türkçe bilmiyor. Oğlu evde Allahuekber diye dolaşıyormuş.  Bir tez hazırlıyor. Eskilerde aileler çocuklarını okumaya Avrupa'ya gönderirdi, dünyada yönetim stili Avrupaiydi, şimdi ise ABD'ye gönderiyorlar. Neler değişti onu araştırıyor.

En güzel film- Dedemin İnsanları hem bir çocuğun hissettiklerini çok güzel vermiş, hem de hem yabancı bir ülkede hem de kendi ülkesinde kabul edilememenin acısını derinden anlatmış. Belki de bir anlamda kendime yakın buldum bu fimi. 1988’de ilk defa Amerika’ya gittiğimde bir Türk hanım üniversitede okuyan kızı için şöyle demişti, biz onu Türk geleneklerine göre yetiştirmeye çalıştık. Amerika’da arkadaşları onu hep yabancı gördü. Türkiye’ye gittiğinde ise ordaki Türk çocuklar onu hem Amerikalı gördü. Hiç bir ülkenin çocuğu olamadı.


Filmi seyrederken onu hatırladım. İki kültür arasına sıkışmak çok zor bir şey gerçekten. Aileler bulundukları ülkeye göre çocuklarını yetiştirse bu sefer de hem mahalle baskısı hissedecek hem de kendi kültürlerine ihanet ettiklerini düşünüp vicdan azabı çekecek.


En güzel anı- Amerikalı iş arkadaşım Amy ve Hırvat kocası Tom bir hafta bana kalmaya geldiler. Kafaca çok iyi anlaştık. Amy bir Amerikalı olarak başta şahsi mesafeye önem verirken sonunda hergün sarılır olduk. Tom tuvalete gidiyorum deyip yemek parasını ödüyordu, onların geleneklerinde de varmış meğer. Ayrılırken İstanbul’a neden geldiğini anladık, burası çok güzel diyerek ayrıldılar. Sabah Tom börek istiyordu, Hırvatistan’dan biliyormuş. Vejeteryan Amy, Hırvatistan’ın bir köyünde yaşayan ve hiç İngilizce bilmeyen Tom’un ailesiyle ilk tanışmaya gittiğinde aile Amy’e jest olsun diye bir domuz kesivermiş gözlerinin önünde. Tom wikipedia araştırmaları sonucunda Hırvatistan- Osmanlı arasında geçen en önemli savaşı bulup gösterdi. Tarihe meraklı olan ben bile hiç duymamışım savaşı. Zavallı Tom, siz o kadar çok savaşmışınız ki bizim en önemli savaşımızı bilmiyorsunuz dedi. Devşirme sistemini negatif yönden değil de Hristiyanların çocuklarının vezir olması arzusuyla çocuklarını canı gönülden verdikleri bir sistem olarak anlattı. Ve de Muhteşem Yüzyıl’ı çok sevdiler. İster inanın ister inanmayın.

En büyük başarım- Düzenli yogaya gidiyorum, az şey mi?

Bir yıl daha geçti eğrisiyle doğrusuyla.