Çin Guilin'de Miao Halkı kıyafetleriyle

21 Aralık 2011 Çarşamba

Konya’da Şeb-i Aruz

Üç hatun düştük yollara... Bilenler Şeb-i Aruz gecesi çok kalabalık, politikacıların konuşmaları çok uzun başka bir gün seç dedi ama ben ayak diredim. Hayatımda bir kere de olsa görmek istiyorum!

Ümmühan biletleri halletti, Betül gazeteci, konaklama ve biletleri ben hallederim dedi. Bana da resim çekmek düştü.

Daha önce iki kere geldim Konya’ya ama uzun zaman geçirmedim meğer ne çok yer varmış görülecek. Alaettin Camii’ne girerken girişi süpüren bir amca ben burada 6 senedir gönüllü çalışıyorum, gelin size anlatayım dedi. Çivi ve tutkal kullanılmadan yapılan kündekarı mihrabdan, Roma tapınaklarından devşirilen sütunlara, Selçuklunun sembolü yıldıza kadar herşeyi gösterdi, anlattı ve bahşişi haketti.

Şems’in türbesi önünde beyaz kıyafetler giymiş Avrupalıya benzer kadınlı erkekli bir grup gördüm. Litvanyalı Müslümanlarmış, sufizmin rengi diye beyaz giymişler.

Mevlana’nın türbesinin içindeki duaya dinlemeye gittik. Kalabalık dışarlara taşmış, içeri girmek ne mümkün! Dışarda 70 milletten insan, Japon amcam geleneksel kıyafetini giymiş, ayağında çorapla giydiği tokyolar... İçerde Mevlana’nın 22. Kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru hanım. Çelebi Mevlana soyundan gelenlere verilen bir ünvan.

Biz de barkovizyondan seyredeceğiz türbe içindeki törenleri. Ha bu arada biletler nerde? Resim çekerken şuraya koydukdu, eee zarf burda ama biletler ayaklanıp gitmiş. Birileri huşu içinde alıp götürmüş biletlerimizi. Yankesici dediğin para çalar. Dua etmeye gelenlerden biri mi çaldı acaba biletleri? Bu nasıl bir vicdandır? Dua esnasında hayatını idame ettirmeye yaramayacak bir şeyi çalmak.

Neyse Betül gene bilet sağlıyor bize. Bu sefer plastik sandalyelerdeyiz. Neyseki birileri gelmemiş, koltuklara geçiyoruz. Ahmet Özhan’ın seside gümbür gümbürmüş meğer. Hiç böyle bilmezdim! İnsan sevdiği işi yapınca böyle oluyor demek. Ardından politikacılar başlıyor konuşmaya susmamacasına. Cumhurbaşkanı telgraf yollamış. Telgraf denen şey kısa olur, bu iki sayfa. Telgraf değil, mektup mübarek!

Sonunda sema başlıyor. 39 tane semazen çiçek açıyor karşımda. Biri de çocuk! Bir elleri yukarda diğerleri aşağıda. Allahın sevgisini yukardaki elleriyle alıp kalplerinden geçirip diğer elleriyle insanlara veriyorlar. Semazenin başındaki sikke mezartaşını, beyaz elbisesi kefenini, hırkası kabri, kollarını bağlaması ise Allah’ın birliğini temsil ediyor.

Sema bitip otele döndüğümüzde lobide kokteyl masalarını gördük. Herhalde devlet erkanına bir ikram var diye düşündük. Şeb-i Aruz Mevlana’nın ölüm yıldönümü olduğundan un helvası dağıtıyorlar. Ne ince bir düşünce, öyle değil mi? Maria Callas’ın dediği gibi mükemmellik detaylarda gizlidir.

KONYA MUTFAĞI

Yürürken Somatçı diye bir lokanta gözümüze ilişiyor. Somatçi sofrayı kuran kaldıran kişi anlamına geliyor. Fihi Ma Fih (herşey içinde anlamına geliyor ve Mevlana’nın eserlerinden biri) denen aşureye benzeyen bir çorba, Mevlevi mutfağından erişteli yoğurt çorbası olan tutmaç, cevizli közlenmiş biber çorbası ve yılda sadece 15 gün toplanabilen bir dağ bitkisi olan karamık otu çorbası deniyoruz. Ardından sirkencübin getiriyor garson. Bal, üzüm sirkesi ve sudan oluşan bir içecek bu. Aç karnına mevleviler zihinlerini açmak için içerlermiş bu karışımı. Bal sirkeden az olursa sirkencübin olmaz derlermiş zamanında. Bademli bulgur ve badem helvasıda Mevlevi dergahından günümüze gelmiş. Tarihi yemeklerde sıvı yağ, domates, salatalık, biber kullanılmazmış.

Manavda çıtlamak için mısıra benzer bir sebze alıyoruz. Adı telmiye. Ağzınıza atınca kabuğu soyuluveriliyor. Tuzlayıp yiyorlarmış.

GÖREMEDİKLERİM

Havaalanına giderken taksi şoförü, Şeb-i Aruz gecesinde sabaha karşı 3’de İranlıların siyahlar giyerek Mevlana türbesi civarında zikir ayini yaptıyorlar diyor. İlginç olmalı kaçırdım.

Beyşehir’de Selçuklulardan kalma akustiği mükemmel ahşap Eşrefoğlu camii varmış. Zamanında üstünün bir kısmının açık olduğunu ve yağan karın bir havuzda biriktiğini duydum. Ne zamanki çatı tamamen kapanmış, ağaçlar çürümeye başlamış. Bugün nem çekici aletler koymak için çalışmalar varmış. Camii’nin altında ise Mevlevi çilehaneleri. Buralarda nefsini yenmeye çalışıyormuş can’lar.

Sille diye Konya’ya çok yakın kerpiç evleri ve kiliseleriyle gezilesi bir köy varmış, bu sefer nasip değilmiş, bir dahaki sefere.

Çatalhöyük’de bir daha gidilecekler listesinde...


22 Kasım 2011 Salı

Isabel Allende’nin The Sum of Our Days Kitabından Kültürel Farklılıklar Hikayeleri

Salvador Allende’nin yeğeni olan yazar, Pinochet döneminde ülkesi Şili’yi terk edip Venezüella’ya yerleşir. 1990’larda ise Amerika’ya. 2006 İtalya Kış Olimpiyatları açılışında bayrak taşıyan 8 kişiden biridir. 8 kişiden onu en çok etkileyense Afrika köylerinde kadınlarla çalışan ve bugüne kadar 30 milyondan fazla ağaç diken Wangari Maathai.

‘Amerikalı eşim Willie asla neden çocuklarıma yakın oturmak istediğimi anlayamadı çünkü Amerika’da çocuklar okulu bitirince ailelerini terk eder ve sadece Şükran günü ve Christmas’da evlerine döner. Amerikalılar Şililerin klan halinde yaşama geleneğini duyunca şok oluyorlardı’ der kitabında

Budism ve Hinduism’de sık sık görülen tütsü, mum ve çiçekler şunları sembolize eder. Düşüncelerimiz aynı duman gibi havaya yükselir. Mum aklı, netliği ve yaşamı temsil eder. Çiçek güzellik ve devamlılığı anlatır, ölselerde arkalarında tohum bırakırlar.

Şili’de emniyet kemeri takan pek yokdur. Kimsenin zamanından önce ölmeyeceğine inanılır.

Hindistan seyahatinde bir kadın bebeğine ona vermek istemiş. Neden diye sorduğunda, ‘çünkü kız, kimse kız istemez’ demişler.

Arkadaşı Çin’den evlat edinmek istediğinde ise Çin’de sadece kız çocuklarının yurtdışına evlatlık verildiğini öğrenmiş.

Mavi gözlü eşi Willie Moğolistan’a gittiğinde, eski Çin gelenklerine göre küçük kalsın diye çocukluğunda ayakları bağlanıp deforme edilen 100 yaşındaki kadın Willie’yi görünce çığlıklar içinde kaçmış. Daha önce hiç mavi gözlü kimse görmediğinden ölümün onu almaya geldiğini düşünmüş.

....ABD’de Baptist rahipler kadının erkeğe boyun eğmesi gerektiği hakkında söylevler vermeye başladı. Binlerce aile çcocuklarını laik fikirlerinden korumak için okula yollamayıp evlerde eğitmeye yöneldi. Sonra bu çocuklar Hristiyan Üniversitelere gittiler. Bush zamanında Beyaz Saray’daki stajyerlerin %70’i bu okul mezunlarıydı...

ABD’nin motto’su ‘the land of the free and the home of the brave’ yani özgürün yurdu, cesurun eviydi. 11 Eylül sonrası cesur kısmı çok ironik gelmeye başladı çünkü korku sürekli işlenir oldu. Şili’li arkadaşı her seferinde Arap sanılıp uçakdan indirilip aranmak yerine kafasını sıfır numara kazıtmak zorunda kaldı.

Çinli muhasebecisi Çinden bir web sayfasından kendine uygun hemşire bir gelin buldu. Gelin tek kelime İngilizce bilmeden, kayınvalidenin kötü tavırlarına rağmen ABD’ye gelmekden çok mutluydu. Neden mi? 3-4 ayda bir hastanenin baş cerrahıyla beraber bir hapishaneye gidip ölüm cezasına tanıklık ediyordu. Mahkumlar vurulur vurulmaz, cerrah organlarını alıp buz kutularına koymaya başlıyordu. Böbrekler, karaciğerler, gözler...Hem hapishane hem de cerrah bu işten iyi para kazanıyordu.

Şili’nin milli bir azizi var Padre Hurtado. Halk ondan yardım isteyip kiliseye bağişta bulunur. ‘acıtana kadar ver’ der Padre Hurtado. Güzel der...








13 Kasım 2011 Pazar

Berlin

Almanlar çok kitap okuyan bir millet. Ülkede her sene 70bin yeni kitap basılıyor. Bir yılda basılan kitap sayısı açısından ABD’nin arkasında ikinci sırada geliyor Almanlar.

Mevsim yılbaşına yakınlaştığı için meydanlarda hediyelik eşya standları kurulmuş. Tabii bol bol da sosis ve bira satıyorlar. İlk heves alıyorum koca bir sosis ve bir bardak bira. Ama her gün her gün sosis görmekten bir süre sonra gına geliyor. Sabahın köründe bile metrolarda bira içiyorlar bu Almanlar. Ama Rusya’daki gibi sarhoşları görmüyorum. Edebiyle içiyorlar demek. Almanlar dünya alkol tüketiminde en baş sıralarda geliyormuş.

New Orleans’ın Mardi Gras’ı, Venedik’in Karnaval’ı, Güney Almanya’nınsa Fasching’i var. Fasching kelimesi Fastnacht’dan yani oruca başlangıç gecesi kelimesinden türemiş. Çoğu bayram gibi Fasching’de pagan gelenekleriyle Hristiyan elementlerin bir karışımı olarak ortaya çıkmış. Kökeni kışı kovmak için yapılan ritüellere dayanıyor. Ayrıca eskiden alt tabaka maskeler ve kıyafetlerler bu bayramı aristokrasi ve din adamlarıyla dalga geçmek için kullanırmış. Bayram olduğu içinse ceza almazlarmış. Bugünse bu kıyafetler pop kültürün bir parçası olmuş

Ash Wednesday’den bir gece önce gençler yolları bir iple kapıyormuş ve gelip geçenden garip bir miktarda para istyormuş 3 euro 32 cent gibi.

Almanlar Avrupa’nın en gezgin halkı. Tatile yılda 35 milyon euro harcıyorlar.

Kredi kartı geçmiyor her yerde. Yaptığım 230 euro’luk alışverişe bile kart kabul etmiyorlar. E-card kabul ediyorlar bir tek. Naylon torba yerine kumaş torba kullanıyor çevreye saygılı Almanlar.

Voltaire’in Candide operasına gidiyorum, müzikler güzel ama opera binasi beş para etmez. Adamlar, "you can't kill me, I am too sick to die" cümlesinde yerlere yatıyorlar gülmekden.

Metrolarda Pegasus reklamları var. Ayrıca ‘Türkçe’ ‘Bir Almanyayız’ sloganları yazılı. Başıörtülü bir Türk doktor ve Alman bir hemşire bir hastayı beraber muayene ediyorlar.

Almanların cimriliği meşhur. Havaalanında ve lokanta da bile WC paralı.

Elma suyuyla maden suyunu karıştırıp içiyorlar. Yemekler berbat. Servis daha kötü. Sandwich ve su alıyorum, kadın kasanın tuşlarına basarken kredi kartıyla ödeyebilir miyim diyorum, kadın bir dakika bir dakika diyor sinirlenerek. Bu birkac kere daha oluyor. Multi-tasking yapamıyorlar.

Set öğlen menüsü olan Japanese Cuisine adlı sushi lokantasına gidiyorum, Janet Jackson gelmiş, duvarda resimleri var, öğlen menüsü istiyorum, en çabuk o gelir di mi, bir saat sürüyor. Nerdeyse ucağı kaçırıcağım.

Sex and the City'nin bir bölümünün çevrildiği 1811’de kurulan  Lutter and Wegner adlı lokantaya gidiyorum. Duvarda hiç Sex and the City'e ait resim yok, acaba web'de uydurdular mı diye düşünüp garsona soruyorum, evet evet ben servis yaptım, face'de resimlerimiz var diyor. O kadar kendilerine güveniyorlar ki, Sex and the City'de neymis der gibi bir resmini bile koymamışlar. Bravo doğrusu. Bir somon fümeyi nasıl bu kadar lezzetsiz hale getirebilmişler şaşırdım doğrusu, iki Alman şarabı deniyorum, tatlı şarap ya beğenemiyorum.

Bergama müzesine web’den bilet alayım dedim. Yarım saat arayla bilet alabiliyorsunuz. Hermitage’da yoktu böyle birşey. İstediğiniz zaman girebiliyordunuz. Müze inanılmaz. Efes'i alıp taşımışlar ve bir çatının altına sokmuşlar gibi. Fotokopi bilgi koymuşlar sağa sola. Al istersen ama çıkarken parasını öde yazıyor o kadar güveniyorlar, ödeyeceğinize. Fotokopide Türk ve Alman hükümetlerinin anlaşmasıyla eserlerin Almanya’ya getirildiği yazıyor. Neden eserler geri isteniyor o zaman? Müzedeki eserler için Türkçe açıklamalar yazmışlar ve Türkçe rehber kulaklık veriyorlar. En azından bu kadarını yapmışlar.

Engelli insanların cinselliklerini yaşamasını sağlamayı amaçlayan ‘cinsel asistanlık’ Avrupa’nın bazı ülkelerince ‘profesyonel meslek’ sayılıyor, diğerlerince farklı gözle bakılıyor. ‘Nasıl dokunacağını ve dokunulacağını gösteriyor’ bu asistanlar, kimisi ise orgazma ulaşmasına yardımcı oluyor. İsviçre’de 8 yıldır meslek bu iş. Hollanda, Almanya ve Danimarka’da da var. Fransa’da ise meslek sayılmıyor. Saatte 220 euro kazanıyorlar. Kimisi aile sahibi.

Sabah 7:30'da gezmeye başlayarak gezmek istedigim heryeri geziyorum dört günde. Ne demişler erken kalkan yol alır.


5 Kasım 2011 Cumartesi

Bhutan ve Düğün

Bhutan kralı Jigme evlendi, Asya sarsıldı. Asya sarsılsa gene iyi, dünya sarsıldı. Yahoo’da haber üstüne haber. İngiltere’de uluslararası ilişkiler okumuş Bhutan Kraliçesi Jetsun Pema yeni kraliyet stil ikonu oldu diye. Yahoo diyor ki tamam Kate Middleton bilinmedik modacıları gün ışığına çıkarıyor, eski modaları geri getiriyor amma ve de lakin 21 yaşındaki Jetsun Pema’nın gelinliği de süperdi. Gelinlik Bhutan’ın geleneksel kıyafetleri olan ve bileklerine kadar uzanan, sarılarak giyilen 'kira' denen etekdi ve aylarca elde işlendi. Modacıların gözünden Avrupai moda yaklaşımları da kaçmadı.  Bir kere kolların kontrast renkde olması bu sene Burbery ve YSL’nin kullandığı trend. Ayakkabılar ise Fendi’nin moda anlayışı. Muhtemelen modacılar Bhutan geleneksel kıyafetlerinden esinlendi, tam tersinin olması pek olası gözükmüyor.
 
Oxford Uluslararası ilişkiler mezunu damadı Elvis’e benzeten çok. Damat yıllardır süren kızkardeşlerle evlenmeyi içeren çok eşliliği kaldırdı. Çünkü üvey anneleri aynı zamanda teyzeleri, kardeşleri aynı zamanda kuzenleri. O zaman ağbisinin çocuğu nesi olur diye soran bilmece gibi oldu di mi?
 
Tur şirketleri ‘son Shangri-la’ yani dünyadaki son cennet diye anılan bu ülke bu kadar göz önünde olunca hemen bu işi nakide çevirmenin bir yolunu bulmuş. Bhutan’da evlilik yemininizi tekrarlamanız için bir tur düzenliyor size özel. Budist rahipler önce yıldız haritanıza bakıp sizin için hangi tarih önemli söylüyor. Ona göre yola çıkıyorsunuz. İki cihanda da mutlu olabilmeniz için Budist rahipler ve lamalar sizleri dualar ve seremonilerle yeniden evlendiriyor ve kutsuyor.

Ücret konusunda bir bilgim yok. Yalnız Bhutan krallığı ülkesinin sırt çantalı ucuz turistlerle dolmasını istemediğinden gün başına sizden 200 dolar vergi rica ediyor.

Bhutan adam başına düşen milli gelirden çok adam başına düşen mutluluğa önem verdiğini söyleyen bir ülke. Ama seyahat esnasında tanışıp arkadaşlığımı sürdürdüğüm Bhutan’lı arkadaşım (internet sağolsun-1999’da serbest bırakılmış) bunun bir şehir efsanesi olduğunu söylüyor.

Ülkeye TV 12 sene önce gelmiş. 2 sene önce ziyaretim sıratında 'parlementonun görevleri nedir' dersi versin diye İngiltere’den bir grup ders veriyordu Bhutan’lı parlementerlere. Ülkede sigara içmek yasak ama her yasak gibi bu yasak da uygulanmıyor. Gümrükde sigarayla yakalanırsan cezası var yalnız.
 
Neyse onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine. Gökden üç elma düşmüş kimin muradı varsa onun başına...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Amerikalı vs Türk

ABD'de yaşayan ve Ekim'de evlenen kuzenim University of Michigan'da Acil Servis doktoru. THY ile yaptığı bir Michigan- Istanbul ucak yolculuğunda anons edilmiş, ucakda doktor var mı diye. Yerde yari baygın ve suratı silme ter hastayı gören kuzenim kalp krizi geçirdiğini düşünmüş. Etrafında bir sürü Türk ise Türkçe iyi misin, neyin var diye soruyormuş. Kuzenim alışkanlıkdan İngilizce iyimisin diye sorunca adam sevinçle oh sonunda, dilimi konuşan biri, bu insanlar ne diyor anlamıyorum, bayıldım habire suratıma su atıp durdular demiş. Neyse ki hastanın bir şeyi yokmuş.

THY teşekkür için bir bardak portakal suyu vermiş. Diğer arkadaşlarımın başına böyle bir şey geldiğinde business'a upgrade ediyorlar diyor kuzen.

19 Temmuz 2011 Salı

Ya Fetah- Allah'ın Fetih Gücü

Ayasofya'nın içinde sol tarafta bulunan kütüphanede Osmanlı zamanında 4000 adet el yazması kitap varmış. Duvarları çinilerle kaplı bu kütüphanenin kapısında bugün arapça yazılı bir kilit asılı. Arapça yazıda, 'Allah'ın fetih gücü' yazıyor. Yalnız bu fetih gücü fiziksel bir güç anlamında değil, sanat, kültür ve bilimle fethetmeyi anlatıyor.

Mimar Sinan Süleymaniye camiini bitirdiğinde, camiiyi kim açacak diye sorulur. Sinan, 'elbette hünkarımız' der. Kanuni ise 'Sinan' der. Sinan, 'haşaa Hükümdarım' der. Bu konuşma ileri geri gider gelir üç kere. Sonunda Kanuni, 'Ya fetah' der, yani  'Allah'ın fetih gücü' ve Sinan camiiyi açar.

Ya Fetah sembollü anahtarlığı Ayasofya'nın hediyelik eşya satan dükkanlarında bulabilirsiniz.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

ispanya

İspanya 15-22 Haziran 2011
Bir ülkeyi sevmek için dört kere gitmek gerekir mi? Gerekirmiş! İlk defa 18 yaşında gittim İspanya’ya. Avrupa başkentleri turunun bir parçasıydı. Çok etkilenmemiştim Madrid’den. 23 yaşında Güney Amerika’ya giderken Iberia havayolları Madrid’de aktarma yaptığından bir gün daha kalıp Prado müzesi ve sarayı gezmiştim. Gene çok bayılmadımdı Madrid’e. 41 yaşımda Barcelona’ya gittiğimde, hani güzel de o kadar da abartılacak bir yer değil demiştim. Ama bu sefer aşık oldum İspanya’ya. Hani ihanet edeceğimden korkmasam İtalya’dan daha çok sevdim diyeceğim. Endülüs büyüledi beni gizemiyle. Cordoba’da bıraktım kalbimi, Toledo’da kaldı ruhum, benliğim. Ah bir de Haziran ortası 41 derece sıcak olmasaydı!
O sıcakda zevk almak da zorlaşıyor, nefes almak da. Her yarım saatte, soğuk içecek, dondurma molası vermekden mide bir müddet sonra isyan etmeye başlıyor.
Bu İspanyolların AB’ye gireli kaç yıl oldu? Ne zaman İngilizce öğrenecekler. Ne genci ne yaşlısı biliyor. Türkiye metrolarında ‘next station is ....’ derken, ortak lisanı İngilizce olan AB üyesi İspanya’da metrolarda İngilizce konuşmuyor metroların metalik sesli bant kayıtları.
Sakın kredi kartım var nasılsa diye gönül rahatlığıyla gitmeyin oralara. 80 euroluk flamenko gösterisini bile nakit ödemeniz gerekiyor. McDonalds’da iki cola 5 euro tutuyor, tevekkeli değil İspanyollar tatile Türkiye’ye geliyor.
Evlerin camları sıcaklık yüzünden ufacık. Hasır uzun perdelerle dışardan kaplanmış. Bazılarının dışlarına bereket sembolü olarak buğday başakları konmuş. Balkonların altından baktığınız da bile çini döşemeler görüyorsunuz. Sıcakdan gün boyu herkes kapalı camlar ve kapılar ardında. Siesta’ya hakikaten ihtiyaçları var bu insanların. Daracık sokaklar yapmışlar ki evler birbirlerine gölge yapsın. Bu da yetmemiş, sokakların üstüne kumaş germişler çadır gibi, gölge yapsın diye.
TOLEDO
Toledo tepede kurulmuş Ortaçağdan kalma bir şehir. Surları, nehir üstündeki taş köprüsü, dar sokakları, pencerelerden sarkan armalı flamaları ile romantik mi romantik! Katedralinde El Greco’nun meşhur kontun gömülme sahnesini anlatan resmi var. Söylenene göre kont zenginlerden alıp fakirlere dağıtan bir adam olduğundan çok sevilen biriymiş o yüzden de gömülürken iki aziz gözükmüş.
Katedral İspanya’nın en büyük üçüncü katedrali. Katedralin çanı o kadar büyük ki bir kere çalınmış ve şehrin tüm camları kırılmış. O gün bugündür de bir daha çalmamışlar. Katedralin ahşap işlerini yapan Domingo usta, 11 sene parasını alamadan çalışmış ve ölmüş. Ölmeden de hıncını almış. Parasını almadığına dair bir ibareyi başpiskoposun sandalyesinin arkasına kazımış.
Bugünlerde katderallerde elektrikli mum yakmaya başlamışlar, parayı atınca otomatik elektrikli mum yanıveriyor. Katedral tavanlarından sarkan kırmızı püsküllü şapkalar kardinallerin nerede gömülü olduğunun bir işareti.
Yol boyunca son derece düzgün bir sırayla dikilmiş zeytin ağaçları var. Zeytin üretiminde ön sıralarda İspanya.
BARCELONA
Hava sıcak ya, broşürünü görüp anında serinleme isteğine tutulduğum buz bara gidiyorum. İçerisi sürekli -5 derece. Önce eldiven ve mont dağıtıyorlar. Bardaklar da buzdan. Dudaklarım yapışıp kalır mı acaba? Koltukdan masaya bara kadar buzdan yontulmuş. Televizyonda da tabii ki kutup ayıları ve Alaska var. Barmenden cola istiyorum ama cola ılık bardak buz olduğundan çatlıyor bardağım. Burnum donmaya başlayıp sıcağı arayınca ayrılıyorum hayatımın ilk buz barından.
Pueblo Espania’ya da İspanya’nın farklı bölgelerindeki evleri, mahalleleri yeniden yapmışlar, dar sokakları, dükkanlarıyla görülmeye ve şarap içip keyif çatmaya değer bir yer.
GRANADA
Karlı Sierra Nevada dağları bizim bulunduğumuz yerden bakınca 41 derece sıcakda nasıl olur da erimiyor acaba diye merak ettiriyor insana?
El Hambra kızıl toprak anlamına geliyor. 365 odalı bir saray burası. Taşlar dantel gibi işlenmiş izlenimi veriyor. Her yerde turunç, portakal ağaçları var. 15. yüzyıla kadar portakal nedir bilmezlermiş buralarda. Çin’den portakal aşısı geldikten sonra öğrenmişler portakalı.
Sarayın duvarlarında resmedilmiş yahudi yıldızı cennetin köşelerini ifade ediyor.
CORDOBA
Vizigot ve Vandallardan kalan su kemerleri ve sütunları gören Emeviler o sistemleri camiye taşımış. 120 sütun var bir zamanlar camii olan bu katedralde. Aynı anda 30,000 kişi dua edebilecek kadar büyük burası. Bir zamanlar yunancadan Arapçaya kitaplar çevrilmiş kütüphanesinde, 600,000 el yazması eser varmış. III. Fernando buraları fethedince kütüphane yakılmış. Aynı Efes, Bergama ve İskenderiye kütüphaneleri gibi.
1961’de Pakistan cumhurbaşkanı burada cemaat yeniden müslüman olsun diye dua edince o güne kadar camii katedral diye geçen ismi bir anda katedrale çevrilmiş.
Sokakda Afrikalı bir adam ve İspanyol rehberine rastlıyorum. Mozambiğin en ünlü şarkıcısıymış meğer. Biraz araştırıyorum. Mozambik şarkıları Portekiz fadolarından çok etkilenmiş meğer.
İşkence müzesine gidiyorum. İnsanoğlu neler keşfetmiş başkasına acı vermek uğruna. İnsanların bacaklarına ağırlıklar bağlayıp tahta kazıklara oturtmuş ki kazığa daha fazla saplansınlar ya da tabut gibi içi dikenlerle kaplı kutulara kapatmışlar onları. Bu da yetmemiş boğazlarına bir kelepçe takmışlar, kelepçenin ucuna da iki ucu çatal gibi bir çıkıntı. Boynunu dik tutmazsan ya da konuşmaya kalkarsan hatta öksürürsen bile girirverirmiş o çatal boynuna. Ceza daha da ağırlaştırılmak istenirse bu sefer de metal dikenli bir kelepçe takılırmış bedene, dikenler vücuda batacak şekilde. Yara açılınca da et yiyen kurtcuklar konurmuş yaraya. Yok canım atıyorsun demeyin, müzede böyle yazıyor. Kutsal engizisyon suçluları itirafa zorlayabilmek için bulmuş tüm bu yöntemleri. Bu arada Avrupa Osmanlılara ne diyordu, hatırlayalım, ‘barbar Türkler’. Yahudileri engizisyondan kurtarmak için İspanya’ya gemi yollayan kimdir? Yavuz Sultan Selim! Başka sorum yok sayın hakim!
SEVILLA
Boğa güreşlerinin yapıldığı en eski arenalardan biri burada. Katalan bölgesinde boğa güreşleri yasaklanırken burada serbest. Bir gösteride 6-8 boğa telef oluyor. Önce mızrak saplanmış acı içinde boğa koştura koştura arenaya çıkıyor ve acemi 4-5 matadora saldırmaya çalışıyor. Onlarsa tahta perdelerin arkasına saklanıyor. Hayvan sinirle tahta perdeye saldırıyor. Ardından at üstünde gelen bir kişi mızrakla hayvanın sırt kaslarını zedeliyor. Bu da yetmiyor, matador elinde iki mızrak ortaya çıkıyor bale yapar gibi estetik hareketlerle en vahşi saplamayı gerçekleştirip hayvanın sırtına geçiriveriyor mızrakları. Yanındaki çömezlerse hayvanı oyalıyor bu arada. Hayvana yapılan adaletsizlik karşısında o kadar üzülüyorsunuz ki  hayvanı tutar oluyorsunuz. Matador hayvanla bir müddet daha kedi ciğer misali oynadıkdan sonra uzunca bir kılıcı saplayıveriyor yüreğine, yıkılıveriyor gururlu hayvan. Ponponlarla süslenmiş gözü kapalı atlar çıkıyor sahaya, çekiyorlar boğanın cansız bedenini içeri. Boğa kuyruğu spesialite çevredeki lokantalarda.
Endülüs İspanya’nın en çok beğendiğim bölgesi... Alkazar sarayının bahçesindeki havuzlar çiçekler, Cordoba kalesinin uzakdan masalsı görünüşü, Granada’daki Albaizin çingene bölgesinin daracık yollarında kendinizi kaybedip benliğinizi aramak...Başlı başına bir deneyim Endülüs.