Çin Guilin'de Miao Halkı kıyafetleriyle

20 Şubat 2012 Pazartesi

25 şubat Ctesi Fındıklı Kafika'da yeni seminer


Merhabalar
2 senedir vermekte olduğum Kültürel Farklılıklar seminerimin bir yenisi bu Ctesi Fındıklı Kafika'da. Konu farklı ülkelerdeki cenaze gelenekleri, batıl inançlar ve semboller. Görüşmek üzere...
  
  • Türkiye’de küfür anlamına gelen başparmağı 2 parmağın arasına sokularak yapılan hareketin Latin Amerika’da nazara karşı kullanıldığını,
  • Tuva Özerk Cumhuriyetinde masadaki kırıntıyı elle toplarlarsa paralarinın azalacağına inandıklarını,
  • Santorini’de günahkarların eşek olarak yeniden dünyaya geldiğine inanıldığını, o yüzden de eşeklere iyi davranıldığını,
  • Vietnam’da gömülen ölüyü 3 sene sonra çıkarıp kemiklerini temizleyip bir kaba konduğunu
Biliyor muydunuz?

 Salon kirası gene yediğiniz içtiginiz hariç 20 TL.
25 şubat ctesi
Saat: akşam 8:00
Mekan : Kafika

Taksim Garanti bankasından inen Kazancı yokuşunda, yada Fındıklıdan gelenler için Fındıklı yokuşunda bir yer. Yokuş 3 yol ayrımına geldiğinde (Sıraselviler, cihangir ve fındıklı) soldaki yolda kalan portakal ışıklı yer. Web sitesinden de adresine bakabilirsiniz.
Dostcakalın

17 Ocak 2012 Salı

Bugüne kadar en çok beğendiğiniz ülke hangisi ve neden?

Benim için tek cevabı yok. Kültürel farklılık açısından Etiyopya, dağlar açısından Peru, deniz ve adaların güzelliği açısından Bora Bora, yaşam ve tarihin içiçeliği açısından İtalya. Ya sizce?

15 Ocak 2012 Pazar

21 Ocak Kültürel Farklılıklar Semineri

Bu cumartesi (21Ocak) konumuz aile, çocuklar ve düğün gelenekleri
 
  • Nepal’de kadınların eşlerine ‘tanrım’ dediklerini ,
  • Hindistan’da kız bebeklerini doğru dürüst beslemeyip ölüme terk ettiklerini,
  • Pakistan’da kadının boşanabilmesi için kaçırılması gerektiğini
Biliyor muydunuz?
Salon kirası gene yediğiniz içtiginiz hariç 20 TL.
Saat: akşam 8:00
Mekan : Kafika
Isteyenlerle Kafika'da saat 6'da buluşup yemek yiyip sohbet edebiliriz.
Taksim Garanti bankasından inen Kazancı yokuşunda, yada Fındıklıdan gelenler için Fındıklı yokuşunda bir yer. Yokuş 3 yol ayrımına geldiğinde (Sıraselviler, cihangir ve fındıklı) soldaki yolda kalan portakalışıklı yer. Web sitesinden de adresine bakabilirsiniz.
Dostcakalın
 

3 Ocak 2012 Salı

2011 MUHASEBESİ

Sene sonunda hiç kendi kendinizle baş başa kalır muhasebe yapar mısınız? Ben yaparım. Biten seneyi gözden geçirir, beni mutlu eden şeyleri düşünürüm. Mutsuz edenleri hatırlamaya hiç gerek yok nasılsa.
İ

1 MUHASEBES'Okuduğum en güzel kitap- Yılda 10 milyon dolar kazanan Amerikalı televizyoncu Barbara Walters’ın hayatını anlatan Audition. Kaşıkçı, şu ünlü yatı Nebile’de sürekli bir Hintli guru tutarmış, misafirleri için. Ne düşünceli evsahibi değil mi? Aslında pek değil. Amacı misafirlerinin yani iş adamlarının guruyla iş sırlarını paylaşma umuduymuş.

En güzel tatil- Liseden arkadaşım Hülya ve ailesinin İznik’de bir çiftliği var. Bir hafta sonu beraber gittik. Konteyner’dan yapılma her detayı düşünülmüş evin kış bahçesi sayılabilecek her yanı cam kısmındaki çekyatta kalıyorum. Sabah uyanıyorum. Meyva ağaçları sisler arasında, güneş doğmak üzere. Öyle spiritual bir atmosfer var ki, becerebilsem meditasyon yapıcağım. Eh bari en azından gülümseyeyim yeni doğan güne. İki kangal bana dostça yaklaşıyor gün boyunca, havlamadan sevdiriyorlar kendilerini, köylüler yanına yaklaşamazken...

Gördüğüm en güzel yer- Endülüs, İspanya. Sonunda Istanbul’dan daha etkileyici bir yer gördüm dedim kendi kendime ta ki İstanbul’a İspanya çöl sıcağından dönüp Üsküdar vapuruna binene kadar. Boğazın ortasında yok valla burdan güzeli yok, şehrin ortasından deniz geçiyor, daha ne olabilir dedim kendi kendime.


Tanıştığım en ilginç insan- Aslında iki kişi. Fransız sanat tarihi hocası Isabel bana Lozan’da verdiği derslerin slide’larını gösterip bir dönem Osmanlı olmanın Avrupa’da nasıl moda olduğunu anlattı. Çin’de yapılan porselenlerin üstüne Osmanlı kıyafetli insanların resmedildiğini, Maria Antoinette’in sarayında bir odanın duvar kağıtlarının Osmanlı kıyafetli insan desenleriyle kaplı olduğunu biliyor muydunuz?
 
Diğeri ise Türk vatandaşlığını alan bir Alman. Türkiyede büyümüş. Anne babası Alman lisesinde hocaymış. Hiç aksansız Türkçe konuşuyor. Ağbisi aradığında telefonda aralarında Türkçe konuşuyorlar. Almanya'da bir Almanla evli. Kocası Türkçe bilmiyor. Oğlu evde Allahuekber diye dolaşıyormuş.  Bir tez hazırlıyor. Eskilerde aileler çocuklarını okumaya Avrupa'ya gönderirdi, dünyada yönetim stili Avrupaiydi, şimdi ise ABD'ye gönderiyorlar. Neler değişti onu araştırıyor.

En güzel film- Dedemin İnsanları hem bir çocuğun hissettiklerini çok güzel vermiş, hem de hem yabancı bir ülkede hem de kendi ülkesinde kabul edilememenin acısını derinden anlatmış. Belki de bir anlamda kendime yakın buldum bu fimi. 1988’de ilk defa Amerika’ya gittiğimde bir Türk hanım üniversitede okuyan kızı için şöyle demişti, biz onu Türk geleneklerine göre yetiştirmeye çalıştık. Amerika’da arkadaşları onu hep yabancı gördü. Türkiye’ye gittiğinde ise ordaki Türk çocuklar onu hem Amerikalı gördü. Hiç bir ülkenin çocuğu olamadı.


Filmi seyrederken onu hatırladım. İki kültür arasına sıkışmak çok zor bir şey gerçekten. Aileler bulundukları ülkeye göre çocuklarını yetiştirse bu sefer de hem mahalle baskısı hissedecek hem de kendi kültürlerine ihanet ettiklerini düşünüp vicdan azabı çekecek.


En güzel anı- Amerikalı iş arkadaşım Amy ve Hırvat kocası Tom bir hafta bana kalmaya geldiler. Kafaca çok iyi anlaştık. Amy bir Amerikalı olarak başta şahsi mesafeye önem verirken sonunda hergün sarılır olduk. Tom tuvalete gidiyorum deyip yemek parasını ödüyordu, onların geleneklerinde de varmış meğer. Ayrılırken İstanbul’a neden geldiğini anladık, burası çok güzel diyerek ayrıldılar. Sabah Tom börek istiyordu, Hırvatistan’dan biliyormuş. Vejeteryan Amy, Hırvatistan’ın bir köyünde yaşayan ve hiç İngilizce bilmeyen Tom’un ailesiyle ilk tanışmaya gittiğinde aile Amy’e jest olsun diye bir domuz kesivermiş gözlerinin önünde. Tom wikipedia araştırmaları sonucunda Hırvatistan- Osmanlı arasında geçen en önemli savaşı bulup gösterdi. Tarihe meraklı olan ben bile hiç duymamışım savaşı. Zavallı Tom, siz o kadar çok savaşmışınız ki bizim en önemli savaşımızı bilmiyorsunuz dedi. Devşirme sistemini negatif yönden değil de Hristiyanların çocuklarının vezir olması arzusuyla çocuklarını canı gönülden verdikleri bir sistem olarak anlattı. Ve de Muhteşem Yüzyıl’ı çok sevdiler. İster inanın ister inanmayın.

En büyük başarım- Düzenli yogaya gidiyorum, az şey mi?

Bir yıl daha geçti eğrisiyle doğrusuyla.

26 Aralık 2011 Pazartesi

PROSEDÜR BÖYLE

Berlin biletimi alırken frequent flyer mil numaramı girdim, uçarken girilmiş mi diye gene kontrol ettim, girilmiş. Amma ve de lakin, millerim işlenmedi. Sebep ismim kayıtlarda bulunamamış. Haydaaa. Yaşar ne yaşar ne yaşamaz mıyım ben? Aradım havayolu şirketini. Doğumtarihi ve kimlik numaramı söyledim, tamam tutuyor. Siz kimliğinizi fakslayın sizin siz olduğunuzu anlayalım, telefonda sizin siz olduğunuzu nerden bilelim dediler. Saçmalamayın, şimdi kimlik no ve doğum tarihimi sordunuz ya dedim. Biletimi alırken göbek adımı kaydetmemişim, ismimle almışım, o yüzdenmiş bu tantana. ‘Prosedür böyle’ dedi, hizmet etmeye yanaşmayan müşteri hizmetleri. Yetkilinizle görüşeyim dedim, saf bir Amerikalı gibi, ne de olsa 13 sene orda yaşadım. Yetkili ne dese beğenirsiniz, ‘prosedür böyle’ dedi. ‘Beyefendi, ben başkasıysam Berlin’e siz beni nasıl uçurdunuz, uçarken pasaport kontrolü yaptınız’ dedim. ‘Prosedür böyle’ diye teybe bağlanmış beyin cevap verdi. Beyefendi kaç tane Mehpare tanıdınız hayatınızda, adım Fatma olsa hadi, yaptığınız bürokrasi, başka bir şey değil dedim. Teyp tekrarladı, ‘anlıyorum ama prosedür böyle’. ‘Siz yetkili değil miydiniz, en iyisi bana sizin de yetkilinizin telefonunu verin’. Yetkilinin yetkilisi bana açıklama yapıyor, ‘insanlar başkalarının mil numaralarını kullanarak uçuyorlar. Haklıdır, ama ben Ankaraya uçmadım ki, pasaport kontolü geçerek Berlin’e uçtum, ayrıca kimlik numaramı, doğum tarihimi doğru söylemem yetmiyorsa, yani bütün bunları bir yerlerden çakma sağlayıp birilerine mil sağlamak için başarılı olup uçabildiysem-yani teori buysa- o kişinin kimliğini mi fakslayamayacağım. Sayın yetkili bir de bütün dünya da sizinleyiz, uluslararası bir havayoluyuz diyorsunuz bu nasıl iş diyorum. ‘Prosedür böyle efendim’ diyor.


Sağlık sigortamın geçerli olmadığı bir doktora gidip ufak bir müdahele yaptırıyorum. 600TL ödüyorum. Fatura almayı o telaşla unutuyorum. Fatura diyorlar alıyorum, fotokopi olmaz, aslı gibidir kaşesi lazım diyorlar, hastane orjinal faturanın 2. orjinal nüshasını veriyor. Aslı gibidir kaşesi diyorum, hastane personeli bu orjinal kopya deyip reddediyor isteğimi. Bence de mantıklı. Şu meşhur sigorta şirketi (merak edenler email çeksin adını vereyim) olmaz diyor, aslı gibidir şart, prosedür böyle. Artık bıçak ve kemik durumundayım.


‘Lütfen bu email’ı genel müdürünüze yollayın. Bürokrasi üreten, elemanlarına insiyatif ve akıllarını kullanma yetkisi vermeyen bir şirketle çalışmak istemiyorum, isminize yakışmıyor. Biri bana orjinal faturanın 2.nüshasının neden geçerli olmadığını makul bir lisanda açıklasın,’ diye email attım. Araba, ev, sağlık, bireysel emeklilik, hepsi başka şirketlere yönlenecek artık. Başka şirketin bundan farkı olmayacak ama ben de protesto etmiş olmanın tatminini yaşayacağım. Bizler tüketici olarak bilinçlenmezsek bu ‘prosedürler’ hiç bitmeyecek.


Balzac’ın dediği gibi bürokrasi pigmeler tarafından yönetilen korkunç büyüklükte bir mekanizma!

21 Aralık 2011 Çarşamba

Konya’da Şeb-i Aruz

Üç hatun düştük yollara... Bilenler Şeb-i Aruz gecesi çok kalabalık, politikacıların konuşmaları çok uzun başka bir gün seç dedi ama ben ayak diredim. Hayatımda bir kere de olsa görmek istiyorum!

Ümmühan biletleri halletti, Betül gazeteci, konaklama ve biletleri ben hallederim dedi. Bana da resim çekmek düştü.

Daha önce iki kere geldim Konya’ya ama uzun zaman geçirmedim meğer ne çok yer varmış görülecek. Alaettin Camii’ne girerken girişi süpüren bir amca ben burada 6 senedir gönüllü çalışıyorum, gelin size anlatayım dedi. Çivi ve tutkal kullanılmadan yapılan kündekarı mihrabdan, Roma tapınaklarından devşirilen sütunlara, Selçuklunun sembolü yıldıza kadar herşeyi gösterdi, anlattı ve bahşişi haketti.

Şems’in türbesi önünde beyaz kıyafetler giymiş Avrupalıya benzer kadınlı erkekli bir grup gördüm. Litvanyalı Müslümanlarmış, sufizmin rengi diye beyaz giymişler.

Mevlana’nın türbesinin içindeki duaya dinlemeye gittik. Kalabalık dışarlara taşmış, içeri girmek ne mümkün! Dışarda 70 milletten insan, Japon amcam geleneksel kıyafetini giymiş, ayağında çorapla giydiği tokyolar... İçerde Mevlana’nın 22. Kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru hanım. Çelebi Mevlana soyundan gelenlere verilen bir ünvan.

Biz de barkovizyondan seyredeceğiz türbe içindeki törenleri. Ha bu arada biletler nerde? Resim çekerken şuraya koydukdu, eee zarf burda ama biletler ayaklanıp gitmiş. Birileri huşu içinde alıp götürmüş biletlerimizi. Yankesici dediğin para çalar. Dua etmeye gelenlerden biri mi çaldı acaba biletleri? Bu nasıl bir vicdandır? Dua esnasında hayatını idame ettirmeye yaramayacak bir şeyi çalmak.

Neyse Betül gene bilet sağlıyor bize. Bu sefer plastik sandalyelerdeyiz. Neyseki birileri gelmemiş, koltuklara geçiyoruz. Ahmet Özhan’ın seside gümbür gümbürmüş meğer. Hiç böyle bilmezdim! İnsan sevdiği işi yapınca böyle oluyor demek. Ardından politikacılar başlıyor konuşmaya susmamacasına. Cumhurbaşkanı telgraf yollamış. Telgraf denen şey kısa olur, bu iki sayfa. Telgraf değil, mektup mübarek!

Sonunda sema başlıyor. 39 tane semazen çiçek açıyor karşımda. Biri de çocuk! Bir elleri yukarda diğerleri aşağıda. Allahın sevgisini yukardaki elleriyle alıp kalplerinden geçirip diğer elleriyle insanlara veriyorlar. Semazenin başındaki sikke mezartaşını, beyaz elbisesi kefenini, hırkası kabri, kollarını bağlaması ise Allah’ın birliğini temsil ediyor.

Sema bitip otele döndüğümüzde lobide kokteyl masalarını gördük. Herhalde devlet erkanına bir ikram var diye düşündük. Şeb-i Aruz Mevlana’nın ölüm yıldönümü olduğundan un helvası dağıtıyorlar. Ne ince bir düşünce, öyle değil mi? Maria Callas’ın dediği gibi mükemmellik detaylarda gizlidir.

KONYA MUTFAĞI

Yürürken Somatçı diye bir lokanta gözümüze ilişiyor. Somatçi sofrayı kuran kaldıran kişi anlamına geliyor. Fihi Ma Fih (herşey içinde anlamına geliyor ve Mevlana’nın eserlerinden biri) denen aşureye benzeyen bir çorba, Mevlevi mutfağından erişteli yoğurt çorbası olan tutmaç, cevizli közlenmiş biber çorbası ve yılda sadece 15 gün toplanabilen bir dağ bitkisi olan karamık otu çorbası deniyoruz. Ardından sirkencübin getiriyor garson. Bal, üzüm sirkesi ve sudan oluşan bir içecek bu. Aç karnına mevleviler zihinlerini açmak için içerlermiş bu karışımı. Bal sirkeden az olursa sirkencübin olmaz derlermiş zamanında. Bademli bulgur ve badem helvasıda Mevlevi dergahından günümüze gelmiş. Tarihi yemeklerde sıvı yağ, domates, salatalık, biber kullanılmazmış.

Manavda çıtlamak için mısıra benzer bir sebze alıyoruz. Adı telmiye. Ağzınıza atınca kabuğu soyuluveriliyor. Tuzlayıp yiyorlarmış.

GÖREMEDİKLERİM

Havaalanına giderken taksi şoförü, Şeb-i Aruz gecesinde sabaha karşı 3’de İranlıların siyahlar giyerek Mevlana türbesi civarında zikir ayini yaptıyorlar diyor. İlginç olmalı kaçırdım.

Beyşehir’de Selçuklulardan kalma akustiği mükemmel ahşap Eşrefoğlu camii varmış. Zamanında üstünün bir kısmının açık olduğunu ve yağan karın bir havuzda biriktiğini duydum. Ne zamanki çatı tamamen kapanmış, ağaçlar çürümeye başlamış. Bugün nem çekici aletler koymak için çalışmalar varmış. Camii’nin altında ise Mevlevi çilehaneleri. Buralarda nefsini yenmeye çalışıyormuş can’lar.

Sille diye Konya’ya çok yakın kerpiç evleri ve kiliseleriyle gezilesi bir köy varmış, bu sefer nasip değilmiş, bir dahaki sefere.

Çatalhöyük’de bir daha gidilecekler listesinde...


22 Kasım 2011 Salı

Isabel Allende’nin The Sum of Our Days Kitabından Kültürel Farklılıklar Hikayeleri

Salvador Allende’nin yeğeni olan yazar, Pinochet döneminde ülkesi Şili’yi terk edip Venezüella’ya yerleşir. 1990’larda ise Amerika’ya. 2006 İtalya Kış Olimpiyatları açılışında bayrak taşıyan 8 kişiden biridir. 8 kişiden onu en çok etkileyense Afrika köylerinde kadınlarla çalışan ve bugüne kadar 30 milyondan fazla ağaç diken Wangari Maathai.

‘Amerikalı eşim Willie asla neden çocuklarıma yakın oturmak istediğimi anlayamadı çünkü Amerika’da çocuklar okulu bitirince ailelerini terk eder ve sadece Şükran günü ve Christmas’da evlerine döner. Amerikalılar Şililerin klan halinde yaşama geleneğini duyunca şok oluyorlardı’ der kitabında

Budism ve Hinduism’de sık sık görülen tütsü, mum ve çiçekler şunları sembolize eder. Düşüncelerimiz aynı duman gibi havaya yükselir. Mum aklı, netliği ve yaşamı temsil eder. Çiçek güzellik ve devamlılığı anlatır, ölselerde arkalarında tohum bırakırlar.

Şili’de emniyet kemeri takan pek yokdur. Kimsenin zamanından önce ölmeyeceğine inanılır.

Hindistan seyahatinde bir kadın bebeğine ona vermek istemiş. Neden diye sorduğunda, ‘çünkü kız, kimse kız istemez’ demişler.

Arkadaşı Çin’den evlat edinmek istediğinde ise Çin’de sadece kız çocuklarının yurtdışına evlatlık verildiğini öğrenmiş.

Mavi gözlü eşi Willie Moğolistan’a gittiğinde, eski Çin gelenklerine göre küçük kalsın diye çocukluğunda ayakları bağlanıp deforme edilen 100 yaşındaki kadın Willie’yi görünce çığlıklar içinde kaçmış. Daha önce hiç mavi gözlü kimse görmediğinden ölümün onu almaya geldiğini düşünmüş.

....ABD’de Baptist rahipler kadının erkeğe boyun eğmesi gerektiği hakkında söylevler vermeye başladı. Binlerce aile çcocuklarını laik fikirlerinden korumak için okula yollamayıp evlerde eğitmeye yöneldi. Sonra bu çocuklar Hristiyan Üniversitelere gittiler. Bush zamanında Beyaz Saray’daki stajyerlerin %70’i bu okul mezunlarıydı...

ABD’nin motto’su ‘the land of the free and the home of the brave’ yani özgürün yurdu, cesurun eviydi. 11 Eylül sonrası cesur kısmı çok ironik gelmeye başladı çünkü korku sürekli işlenir oldu. Şili’li arkadaşı her seferinde Arap sanılıp uçakdan indirilip aranmak yerine kafasını sıfır numara kazıtmak zorunda kaldı.

Çinli muhasebecisi Çinden bir web sayfasından kendine uygun hemşire bir gelin buldu. Gelin tek kelime İngilizce bilmeden, kayınvalidenin kötü tavırlarına rağmen ABD’ye gelmekden çok mutluydu. Neden mi? 3-4 ayda bir hastanenin baş cerrahıyla beraber bir hapishaneye gidip ölüm cezasına tanıklık ediyordu. Mahkumlar vurulur vurulmaz, cerrah organlarını alıp buz kutularına koymaya başlıyordu. Böbrekler, karaciğerler, gözler...Hem hapishane hem de cerrah bu işten iyi para kazanıyordu.

Şili’nin milli bir azizi var Padre Hurtado. Halk ondan yardım isteyip kiliseye bağişta bulunur. ‘acıtana kadar ver’ der Padre Hurtado. Güzel der...